Jacobin’de 21 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde Ottawa Üniversitesi’nden siyaset bilimci Michael C. Williams, son dönemde ABD ve Avrupa sağında hızla yaygınlaşan “medeniyetçilik” (civilizationalism) söylemini, yalnızca bir fikir akımı değil, kurumsal ve transnasyonel bir siyasi strateji olarak okuyor.
Williams’ın çerçevesi sert: Ona göre “medeniyetçilik”, liberal uluslararası düzenin temel dayanakları olan evrenselcilik, insan hakları ve çoğulcu yurttaşlık fikrini gerileterek; dünyayı “kültürel olarak sınırlı medeniyet blokları” ve bu blokları yöneten büyük güçler etrafında yeniden düzenlemeyi hedefliyor.
“Medeniyet devleti” fikri nasıl imal ediliyor?
Williams, tartışmanın merkezine 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) belgesini yerleştiriyor. Belgenin, dünyayı “büyük güçlerin merkezinde durduğu medeniyet kompleksleri” olarak gördüğünü; “Batı”yı coğrafyadan çok tarihsel-kültürel bir küre gibi tarif ettiğini söylüyor. Bu okuma, tehdidi dışarıdan gelen askeri risklerden ziyade içerideki “liberal kültürün aşındırıcı etkisi” ve “piyasa küreselleşmesinin toplumsal yıkımı” olarak kuruyor.
Williams’a göre burada kritik kırılma, liberal düzenin “evrensel haklar ve kurallara dayalı küresel işbirliği” iddiasının açıkça reddedilmesi. Bunun yerine “aynı medeniyetin parçası” sayılan devletler arasında daha sıkı bağlar, “dışlayıcı” kültürel sınırlar ve hiyerarşik bir bölgesel düzen öneriliyor.
Bu dilin iç politikada gördüğü işlev de belirgin: Williams, ABD’de sağ içindeki kimlik kavgasını “inanç temelli (credal) ulus” fikri ile “Heritage Americans” (soy–kök vurgulu) çizgi arasındaki gerilim olarak özetliyor; “medeniyetçilik” söyleminin, bu daha dışlayıcı kimlik tarifine ideolojik form verdiğini savunuyor.
Trumpçılıktan Vance’e uzanan köprü
Metin, “bu fikirler yeni değil” diyor: Williams, Donald Trump’ın 2016’da kurduğu dilin ve J. D. Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasının, NSS’den aylar önce bu “medeniyet” çerçevesini politik sahneye taşıdığını vurguluyor.
Ancak Williams’ın esas iddiası, bunun salt söylem olmadığı: “Medeniyet devleti” fikri, dış politikayı da yeniden çerçeveliyor. Geleneksel tartışmada seçenek “müdahaleci uluslararasıcılık” ile “içe kapanmacı izolasyonculuk” arasında kurulurken, Williams’a göre medeniyetçilik üçüncü bir hat açıyor: ABD’nin ‘medeniyet merkezi’ olduğu bir bölgesel hegemonya fikri.
Bu çerçeve, diplomasiye yeni araçlar da meşrulaştırıyor: Williams, aynı “medeniyet” içinde görülen aktörlere açık siyasi destek, ideolojik olarak hizalanmış partiler ve sivil toplumla temas, sağ düşünce kuruluşlarının güçlendirilmesi gibi adımların; “egemenliğe saygı” normunu fiilen aşındırırken söylem düzeyinde “daha sert egemenlik” talebi ürettiğini ileri sürüyor.
Avrupa’da “medeniyet kalesi” arayışı
Williams’ın Avrupa okuması, özellikle iki gerilime yaslanıyor: Bir yanda AB karşıtlığıyla büyüyen radikal sağ; diğer yanda bu hareketin “salt ulusalcılık” suçlamasını aşmak için “Avrupalılık” üretme ihtiyacı.
Metne göre son yıllarda “küreselci AB elitleri” eleştirisi zaten sağın temel repertuvarıydı; fakat şimdi buna “Batı medeniyeti” vurgusu ekleniyor. Böylece milliyetçilik, daha geniş bir çatıyla —Hıristiyan ya da Aydınlanmacı bir “Avrupa medeniyeti” anlatısıyla— uzlaştırılmaya çalışılıyor. Williams, bu anlatının “ötekini” özellikle İslam üzerinden kurma eğilimine dikkat çekiyor.
Bu değişim, AB’ye dönük stratejiyi de dönüştürüyor: Williams’a göre birçok radikal sağ aktör “AB’den çıkış”tan “AB’yi içeriden dönüştürüp medeniyetçi bir siper haline getirme” hedefine kayıyor.
Atlantik ötesi sağ ittifakı ve seçim hesabı
Metnin belki de en politik bölümü burada: Williams, Avrupa sağının ABD’deki ideolojik ortaklarla kurduğu ilişkinin yalnızca “düşünsel yakınlık” olmadığını; seçim avantajı, uluslararası meşruiyet ve maddi/örgütsel destek üretme kapasitesi taşıdığını savunuyor.
Bu anlatıda NSS, “ABD’nin Avrupa’yı liberal elitlerden kurtarma” arzusu gibi okunuyor; Avrupa sağının da seçmene “ABD’nin güvenlik şemsiyesi ancak biz güçlenirsek sürer” mesajını pazarlamasına imkân veriyor.
Evrenselcilik geri çekilirken: Liberal yanıt neden zorlanıyor?
Williams’ın finali, yalnızca sağın gücüyle ilgili değil; liberal karşı anlatının neden zayıfladığıyla ilgili. Metne göre evrenselcilik, sağ tarafından hedef alınırken; solun ve Küresel Güney’deki eleştirilerin bir kısmı da evrenselcilik dilini Batı emperyalizmiyle ilişkilendirdiği için, liberal merkez eskisi kadar rahat bir “evrensel değerler” savunusu kuramıyor. Bu da “medeniyetçi” argümanın dolaşımını kolaylaştırıyor.
Bu noktada Avrupa’nın içine düştüğü “anlatı krizi”ni farklı bir yerden tartışan yorumlar da var: Örneğin Le Monde’da Luuk van Middelaar, Trump’ın ikinci döneminde Avrupa’nın “tarihsel koruyucusundan ideolojik saldırı” gördüğünü ve Avrupa’nın “medeniyet” kavramını sağa bırakmaması gerektiğini savunuyor.
Türkiye açısından mesele neden önemli?
Williams’ın analizinin doğrudan Türkiye’ye odaklandığı söylenemez; ama “medeniyetçilik” dilinin Avrupa siyasetinde İslam’ı sınır çizme aparatına dönüştürmesi, göç ve güvenlik rejimlerinin sertleşmesi, NATO içi hiyerarşilerin kültürel-kimlikçi bir zeminde yeniden konuşulması gibi başlıklar Türkiye’yi kaçınılmaz biçimde etkileyebilir. Metnin asıl uyarısı şu: “Medeniyet” söylemi, kulağa tarihsel-kültürel bir tanım gibi gelse de, pratikte iç politikayı dizayn eden ve dış politikada müdahale araçları üreten bir strateji olarak çalışıyor.
Williams’ın cümlesi net: “Medeniyetçilik her yerde.” Ve bu yaygınlık, masum bir kavramsal moda olmanın ötesinde, uluslararası düzenin hangi değerlerle kurulacağına dair yeni bir güç mücadelesine işaret ediyor.
İşçi sınıfı neden hâlâ belirleyici: Solun kaybı, sağın yükselişi
Almanya’da Türk kökenli seçmenler aşırı sağa kayıyor: Ruhr havzasında yeni bir siyasal yönelim
Küresel Dünyada Yükselen Sağ ve Transfobi: Imane Khelif Örneği

