Bir sabah telefonuma bakıyorum: Eskiden iş molalarında kahkahalarla sohbet ettiğimiz, hafta sonu planları kurduğumuz arkadaşım çevrimiçi ama mesajıma yanıt yok. Boşandıktan sonra sık rastladığım bir manzara bu. Aramalarıma açmıyor, yazdıklarımı kısa ve soğuk yanıtlarla geçiştiriyor. O keyifli, samimi günler birden kesiliverdi.
Neden? Çünkü toplumda sessiz ama katı bir kural işliyor: Evliliğin bittiyse sen artık “o kadın”sın. Güvenilmez, evlilikleri tehdit eden, bencil, belki de “sapkın”. Bu damga yapışıyor ve arkadaşlıklar birer birer eriyor.
Toplumsal damga ve sosyal daralma
Bu deneyim yalnızca bana özgü değil. Türkiye’de boşanmış kadınların büyük bölümü benzer bir yalnızlaşma yaşıyor. Araştırmalar, boşanma sonrası sosyal çevrenin –özellikle evli kadın arkadaşların– belirgin şekilde daraldığını gösteriyor. “Kocamızı elimizden alır mı?” kaygısıyla komşular, akrabalar, iş arkadaşları mesafe koyuyor.
Anadolu Ajansı’nın ilgili haberlerinde vurgulandığı gibi, boşanmış kadınlar toplumdan dışlanıyor, değersizleştiriliyor; sosyal ve ekonomik olarak zayıflıyor. TÜİK verilerine göre boşanma sayıları artmaya devam ediyor: 2024’te yaklaşık 187 bin, 2025’te ise 193 bin 793 çift boşandı. Buna rağmen toplumsal algı hâlâ ataerkil normların gölgesinde: Kadın evliliği sürdürememişse “eksik”, “sorunlu”, “yuvasını bozan” biri olarak etiketleniyor.
Ekşi Sözlük gibi platformlardaki paylaşımlar da bu algıyı yansıtıyor: Boşanmış kadın sıklıkla “evliliğini yürütememiş sorunlu”, “neslin devamını düşünmeyen bencil”, “tehlikeli ve güvenilmez” olarak tanımlanıyor. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’ndeki gibi çalışmalar, bu damgalanmanın –özellikle iyi eğitimli, şehirli ve profesyonel kadınlar arasında bile– azalmadığını ortaya koyuyor.
Yeniden evlilikte artan yargı: “Çocuğun geleceği” kalkanı
Damga, yeniden evlilik aşamasına gelindiğinde daha da ağırlaşıyor. “3 yıl sonra evlenince çocuğunu üvey babayla mı büyüteceksin?” sorusu, sanki çocuğun geleceği otomatik olarak tehlikeye giriyormuş gibi soruluyor. Bu ifade, boşanmış anneleri en derinden yaralayan yargılardan biri: Yeniden mutlu olma hakkın, çocuğun “güvenliği”ne karşı konuluyor.
Üvey baba figürü toplumsal hafızada genellikle negatif kodlanmış; “ideal aile” ise yalnızca biyolojik anne-baba ve çocuklar olarak görülüyor. Yeniden evlenen anneler ekstra sorgulanıyor: “Çocuk üvey babayla mı büyüyecek? İyi mi davranır? Baba özlemi çekmez mi?” Bu sorular aslında çocuğun değil, annenin “iyi anne” olup olmadığını test ediyor. Sanki boşanmış olmak zaten yetersiz anne olmak demekmiş gibi.
Gerçekte ise sağlıklı bir yeniden evlilik, çocuğa yeni bir sevgi ve destek figürü katabilir. Adaptasyon, ebeveynlerin tutumuna, açık iletişime ve çocuğun duygularını dinlemeye bağlı. Ancak toplum bu soruları sormakla seni suçlu hissettiriyor: “Yeniden evlenirsen çocuğuna ihanet ediyorsun” iması taşıyor. Bu, kadınları “fedakâr anne” rolüne hapsetmek isteyen bir baskı mekanizması.
Kaybedilen arkadaşlıklardan kendine açılan alan
Benim için o arkadaşlık kaybı çok acıydı. İş yerinde saatlerce dertleşir, birbirimizin yükünü paylaşırdık. Boşanma sonrası bağ koptu. Üzüldüm, kendimi sorguladım: “Ben mi değiştim? Yoksa o mu?”
Sonra anladım: Değişen bendim, ama olumlu yönde. Artık “Bu ilişki bana iyi geliyor mu?” diye sorabiliyordum. Cevap netti: Hayır. Mesafeli, yargılayıcı, soğuk bir hal almıştı. O zaman bıraktım. Üzüntü vardı elbette – yılların emeği, ortak anılar – ama o üzüntü geçiciydi. Kalıcı olan, kendime açtığım alandı.
Arkadaşlıklar da hayatımızdaki diğer şeyler gibi: Bazılarını tutmak, bazılarını bırakmak gerekiyor. İyi günlerde yanındayken kötü günlerde beslenenler, toplumsal normlara uymadığın anda kaçanlar… Bunlar geçici. Gerçek arkadaşlıklar ise sen “o kadın” olsan da yargılamadan yanında duranlar. Onlar az, ama inanılmaz kıymetli.
Boşanma sonrası yalnızlaşma acı verici, ama aynı zamanda bir filtre: Hayatından geçenleri gözden geçirme fırsatı sunuyor.
Görünmezlik stratejileri ve özgürleşme
Bu damga sadece arkadaşlık kaybıyla sınırlı değil. Boşanmış kadınlar sosyal dışlanmaya, görünmez olmaya, hatta taciz korkusuyla “görünmez” stratejiler geliştirmeye zorlanıyor: Giyim kuşama aşırı dikkat, erkek arkadaşlarla görüşmekten çekinme, davetlerden kaçınma… Araştırmalarda sıkça rastlanan başa çıkma yolları bunlar. Kadınlar kendilerini korumak için içe kapanıyor, çünkü her adım yargılanıyor.
Ama bu damga bizi tanımlamak zorunda değil.
Dönüm noktası, o soru oldu: “Bu insan bana iyi geliyor mu?” İlk sorduğumda cevap acıydı – iyi gelmiyordu. Bırakmak üzücüydü, ama özgürleştiriciydi. Geriye kalanlar, gerçekten iyi gelenlerdi.
Yeni arkadaşlıklar kurmak, benzer deneyimler yaşayan kadınlarla bağ kurmak, feminist gruplara katılmak, yalnızlığın tadını çıkarmak… Hepsi mümkün.
Boşanmış olmak, arkadaşlık kaybı yaşamak acı verici. Ama aynı zamanda bir uyanış: Toplumun “o kadın” damgasını kabul etmek zorunda değilsin. Sen hâlâ sensin: Güçlü, değerli, kendi yolunu çizen biri. İyi gelmeyen ilişkileri bırakmak, kendine öncelik vermek demek.
Ve inan, o küçük kahve molalarında, yeni bir şarkı dinlerken, eski bir kitabı yeniden okurken… O anlar kıymetli. Çünkü onlar senin.
Eğer sen de boşanma sonrası arkadaşlık kaybı yaşadıysan, bil ki yalnız değilsin. O damga toplumun, senin değil. Gerçekten iyi gelenler kalır. Kalanlara sarıl, gidenlere teşekkür et. Hayat devam ediyor – bu sefer senin kurallarınla.
Ayşenur Kılıç: “Toplumsal cinsiyet mitleri sahte feminizm diskuruyla yeniden üretiliyor”
“Cinsiyete Dayalı Şiddet, Şiddetsizlik Ortamı Yaratarak Çözülebilir”
Etiketler: boşanmış kadın, boşanma sonrası yalnızlaşma, kadınların sosyal dışlanması, boşanma ve toplumsal damga, boşanmış kadınlara önyargı, kadın dayanışması, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, Türkiye’de boşanma verileri

