₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Dr. İlhan Döğüş ile söyleşi: Egemen iktisat anlayışı neden “sınıfta kaldı”?

*Bu söyleşi ilk kez FİKİR Dergisi’nin ilk sayısında yayınlanmıştır.

Ülkemizde tartışılan kriz alanlarının başında her zaman ekonomi geliyor. Ancak yüksek enflasyon, hayat pahalılığı ve ücretlerin göreli olarak düşüşü artık ekonomi alanını ve iktisadi fikirleri her zamankinden daha elzem ve biricik hale getirmiş durumda.

İktisatçı Dr. İlhan Döğüş ile ekonomik krizi ve buradan çıkış ihtimallerini konuştuk. Döğüş, Türkiye ekonomisinin son durumunu yorumlarken, egemen olan anaakım ekonomi fikrinin günümüzü açıklamakta “sınıfta kaldığı” fikrini ortaya koyuyor.. 

Dr. Göğüş, ekonomik krizlerin kapitalist sistem ile doğrudan ilişkili olduğunu savunurken, ülke ekonomisinin yapısal bir dönüşüme ihtiyaç duyduğuna da dikkat çekiyor.

“Krizler, kapitalizme içkindir; Daha bunu bile idrak edemediler”

Öncelikle, ekonomik krizi nasıl tanımladığınızla başlayalım…

Kapitalist ekonomideki belirsizlik, tüketicilerin tüketim tercihlerindeki oynaklıktan kaynaklı yatırım projelerinin başarılı olup olmayacağının belirsizliğinden ve finansal piyasalardaki dalgalanmalardan kaynaklanmaktadır. Kapitalist ekonominin finansal ve parasal bir sanayi üretimi olduğunu idrak edememiş ve hala bir tarımsal takas ekonomisi varsayımına dayanan hakim neo-klasik iktisat anlayışı, krizleri dışsal şok olarak tanımladığı için krizleri açıklayamıyor, tahmin edemiyor ve krizlerin kapitalizme içkin olduğunu idrak edemiyor.

Ülke ekonomisinin yapısal sorununu nerede aramalı?

2018’den beri süregelen Türkiye’deki ekonomik krizin köklerini nerede görüyorsunuz?

Aşırı-dolarizasyon ve aşırı ithalat bağımlılığı, bana kalırsa Türkiye ekonomisinin özellikle son 25 yılının yapısal sorunudur. Ana muhalefet partileri etrafında hükümet kümelenmiş ana akım iktisatçıların dönelim dedikleri ve övdükleri 2002-2016 arasında uygulanan iktisat politikası, üretimde ve tüketimde ithalat bağımlılığını aşırı düzeye yükseltirken düşük enflasyonu da döviz kuru üzerinden sıcak para akışına ve bunu cezbedecek görece yüksek faiz oranlarına endekslenmiş oldu.

 2016’da Fed’in faiz artırmaya başlaması ve o sıralarda vuku bulan Rahip Brunson ve S-400 krizleri ile Türkiye’nin politik olarak, Batı bloğundan uzaklaşmasına mukabil yabancı sermayenin çıkışı, döviz kurunu artırdığı ölçüde enflasyonu da yukarı taşıdı. Döviz kurundaki yükselişi önlemek için girişilen yüksek faiz artışları, bilançoları kırılgan firmaları ve hane halklarını iflasa sürüklerken sıcak para çıkışını aslında daha da hızlandırdı ve bir kur-faiz sarmalına girilmiş oldu. Bu tür krizleri son 40 yılda gelişmekte olan onlarca ülke yaşadı. 2021’de yabancı oranının Türk tahvillerinde yüzde 4’e, İstanbul borsasında yüzde 30’lara düşmesinin tetiklediği beklenti, artık faiz indirimi durumunda döviz kurunun yükselmeyeceği yönündeydi. 

Enflasyon-kur sarmalı: ‘İki ucu keskin bıçak’

Fakat bu varsayımı yapan politika yapıcıları, yerlilerin içerde çıkacak yabancı kalmadığından haberi olmadığını ve yerlilerde faiz indiriminin yabancı çıkışını tetikleyerek döviz kurunu yükselteceğini beklediklerini öngöremedi. Yerlilerin dövize hücum etmesiyle Dolar-TL kuru yükseldi. Yerliler dövize yöneldiler çünkü kurdaki artışın enflasyonu yükselteceğini deneyimlerinden ötürü çok iyi biliyorlardı ve kendilerini kurdan kaynaklı bu enflasyona karşı korumaya almak için sadece tasarruflarını değil, gelirlerini de dolara çevirmeyi tercih ettiler. Onlar dolara geçtikçe kur yükseldi, kur yükseldikçe enflasyon yükseldi ve bu tekrar dövize yöneltti. Bu sefer de enflasyon-kur sarmalına girildi.

“2016 öncesindeki değişken ekonomik politikalar, sermaye grupları arasındaki çatışmanın sebebi”

Nasıl bir sınıfsal çatışma kompozisyonu içinden okuyorsunuz bu süregelen süreci?

Kapitalist kriz aşırı borcun ödenememesi durumunda iflasların patlak vermesi ise, yüksek tekelleşmenin sebep olduğu yüksek eşitsizliğin, bu krizlerin süresini, şiddetini ve sıklığını artırdığını söylemek yanlış olmaz. Daha az üretimle yüksek kar elde etmeyi mümkün kılan yüksek tekelleşme, işsizliği yüksek tutarak ücretleri baskılarken, özellikle ücretiyle geçinen hane halklarını yaşam sanatları koruma güdüsüyle yüksek borçlanmaya yönlendirir. Türkiye’de bunun yanı sıra ithalattan beslenen ve finans sektöründe de faaliyet gösteren sermaye grubu yüksek faiz-düşük kur isterken, inşaat sektörü ev fiyatlarını artıran düşük faizi ve AKP etrafında kümelenmiş Anadolu sermayesi olarak bilinen ihracatçı grup ise düşük faizin tetiklediği yüksek kuru öncelemektedir. AKP’nin 2016 öncesi ve sonrasında gelgitli bir görüntü sunan iktisat politikaları, bu sermaye grupları arasındaki sınıfsal çıkarlar çatışmaları karşısındaki salınımı ifade eder.

“Neo-klasik iktisat anlayışının tutarsızlığı pandemi döneminde tecrübe edildi”

Krizden çıkışa dair kısa, orta ve uzun vadede önerebileceğiniz politika seti nedir?

Kemer sıkma politikalarının geniş toplum kesimleri lehine bir sonuç olmadığının artık anlaşılmış olduğunu umuyorum. AKP 2021’de faize indirirken de Haziran 2023’te Biden’la yakınlaştıktan sonra göreve gelen ve küresel finans elitlerinin takdir ettiği Mehmet Şimşek eliyle faizi arttırırken de aslında ücretiyle geçinenlere kemer sıktırmaya devam etti. İlkinde yüksek döviz kuru ve yüksek enflasyondan zenginleşme imkanı sağlanırken ikincisinde yüksek faiz ve onun tetiklediği iflasların yarattığı tekelleşme ile zenginleşme imkanları sağlandı.

Kısa vadede ithalat bağımlılığını düşürecek yapısal dönüşümleri gerçekleştirmek mümkün olmadığından, mevcut aşırı-ithalat bağımlılığının kur üzerinden enflasyona olan etkisini düşürecek bir politika seçeneği olarak, kur artışının fiyatlara yansıtılmadığı durumda bir vergi indirimi öneriyorum. Keza ücret artışları fiyatlara yansıtılmazsa vergi indirimi yapılması da çalışan kesimlerin alım güçlerini arttıracağı gibi enflasyonu baskılayacak güçlü bir seçenek olacaktır. Devletin kamu harcamaları için vergi gelirine ihtiyacı olmadığı ve bütçe açığının refah karşıtı olan bu neo-klasik iktisadın söylediği gibi enflasyona ve faiz artışına sebep olmadığı özellikle pandemi döneminde açıkça deneyimlenmiştir.

“Enflasyon, talep kaynaklı değildir; tekelci aşırı kâr çıkışlıdır”

Tuhaf olan, bütçe açığının enflasyona sebep olacağı iddiasıyla bütçe açığını kapatmak için yapılan KDV, ÖTV, KDV, benzin, elektrik, su, doğalgaz zamlarıyla enflasyonun yükseltilmesidir. IMF’nin gelişmekte olan ülkelere dayattığı denk bütçe hedefini gütmeyen gelişmiş ülkelerde bu zamlar yapılmamakta ve bütçe açığı kati surette enflasyona sebep olmamaktadır çünkü bütçe açığıyla yaratılan para toplam para arzını yüzde 4’ü gibi düşük bir orandır ve zaten enflasyon da talep kaynaklı değildir; arz kısıtlarının sebep olduğu maliyet artışlarını bahane eden tekelci aşırı-karlardan kaynaklıdır. Keza harcama yaptığında parasını yoktan yaratan bir endüstri olarak devlet alt-orta gelirlilerin kira masraflarını üstlenerek onların bilançolarını rahatlatarak harcama kapasitelerini yükseltip ekonomide talep güdümlü bir canlanmayı tetikleyebilir.

“Yapısal dönüşümü sağlayacak olan devlettir”

Kemer sıkma politikaları iflasları tetiklediği ölçüde tekelleşmeye arttırdığı gibi kamu harcaması da talebi canlandırdığı ölçüde yeni firmaların kuruluşlarını tetikleyerek tekelleşmeyi azaltmak gibi bir fonksiyona sahiptir. Dolayısıyla devlet, ekonomide talebi ve yatırımları canlandıracak kamu yatırımı harcamaları ve kamu istihdamı yoluyla hem Türkiye’nin ucuz ve düşük teknoloji-yoğun ihracatı ve pahalı ve yüksek teknoloji-yoğun ithalatından kaynaklı kronik dış ticaret açığının üstesinden gelecek hem de tekelleşmeyi azaltacak bir yapısal dönüşümü sağlayabilir.

Mussolini’den İmamoğlu’na optimum anaakımcılar

Trump’ın tarifelerine dair kısa bir not

Dr. İlhan Döğüş yazdı: İmamoğlu darbesine karşı Şimşek neden faiz artırmıyor?

Kriz, Faiz, Talep, Enflasyon, Deflasyon: Ana Akım İktisadın Ayırt Edememe Sorunu

Etiketler: egemen iktisat anlayışı, Türkiye ekonomisi, ekonomik kriz, aşırı dolarizasyon, ithalat bağımlılığı, enflasyon kur sarmalı, neo-klasik iktisat eleştirisi, kapitalist kriz, kamu harcamaları, kemer sıkma politikaları, tekelci kârlar, yapısal dönüşüm, Dr. İlhan Döğüş, FİKİR Gazetesi röportaj