Çok zor bir haftayı geride bıraktık. Üniversite amfilerinden ilkokul sıralarına kadar eğitimin her kademesi şiddet ve ölüm haberleriyle sarsılıyor. Güvenli alanlar olması gereken okullardan gelen bu haberler; “Nasıl bir yaşamın içindeyiz?”, “Bu çocuklara neler oluyor?”, “Neden şimdi?”, “Suçlu kim?”, “Güvenlik önlemleri yeterli mi?” gibi binlerce sorunun ve tartışmanın içine hapsolmamıza neden oldu.
Yaşananları sadece bir asayiş olayı olarak görmek; gerçek faillerin görünmemesine ve kalıcı çözümlerin ertelenmesine yol açıyor. Öğretmenlerin hedef alındığı, çocukların hem fail hem de mağdur edildiği bu karanlık tablo asla bir tesadüfler zinciri değil.
Uzun zamandır takip ettiğim, yaklaşımlarının gerçek çözümlere dair önemli işaretler barındırdığına inandığım Psikolojik Danışman Hüner Aydın Işık ile “çocuktan fail yaratan bir toplumdan nasıl çıkabiliriz?” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hüner, öncelikle davetimi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Yazdıklarını ve durduğun yeri uzun zamandır beğeniyle takip ediyorum. Okuyucularımız için kendini kısaca tanıtabilir misin?
Hem geri bildirimin için hem de davetin için çok teşekkür ederim Dicle, beğenimiz karşılıklı, bilmukabele… Ben ebeveyn danışmanlığı yapan bir psikolojik danışmanım. Aynı zamanda kendimi bir çocuk hakları savunucusu olarak tanımlıyorum. Uzmanlık alanım eğitim psikolojisi. Bu sebeple çocuğun ekolojisindeki hemen hemen her şeyi mesleki sınırlılıklarımı da dikkate alarak takip ediyor, izliyorum. Eleştirel, politik ve feminist psikolojiye gözüm kulağım çok açık. Zihnim de uzun süredir bu perspektiflerin filtreleriyle işliyor. Sanırım postyapısalcı denilebilir benim için, bu büyük bir betimleme fakat kestirme bir açıklama yapsam “Evet, öyleyim” derim…
Yıllardır çocuklarla çalışan biri olarak; son dönemde şahit olduğumuz bu şiddet döngüsündeki artışın çocukluk evresindeki karşılığı nedir? Bu durum çocukluk döneminde yaygınlaşan bir eğilim mi?
Çok sevdiğim bir kuramcıyla söze başlayabilirim. Urie Bronfenbrenner’in biyoekolojik gelişim modeline ve insan gelişimini tanımladığı sistemlere baktığımızda şunu görüyoruz: Çocuğun gelişimi, yanızca mikrosistemlerle (aile, okul, fiziksel yakın çevreyle) açıklayamayacağımız bir ekolojik bütünlükte gerçekleşiyor. Ve burada yalnızca makrosistemin, kültürün, yasaların, geleneklerin de sabit bir etkisi olduğunu söylemek yetersiz kalıyor. Çünkü aslında hepsi değişebilir ve değişimini umut edebileceğimiz bir değişken var, o da zaman. Bronfenbrenner’in kronosistem olarak açıkladığı… Bu çağın “çoklu krizler çağı” olarak tanımlanması boşuna değil. Özellikle Türkiye’ye baktığımızda ekolojik sistemlerin her çemberinde şiddete, saldırganlığa rastlıyoruz. Her hafta okulda bir şiddet haberi okuyoruz. Sağa bakıyoruz bir okul müdürü, bir çocuğu merdivenlerden itiyor, bir çocuk öğretmenine saldırıyor, veli öğretmeni şiddete maruz bırakıyor, öğretmen öldürülüyor, sola bakıyoruz bir çocuk akranını kesici aletle yaralamış oluyor. Kafamızı başka yöne çevirsek okulda intihar etmiş bir çocuğun haberini duyuyoruz. Çocuklara dair haberler böyle de yetişkinlerin dünyasında durum farklı mı? Değil. Dürtüsel, duygu düzenlemesi epey zayıf, gücü şiddetle sıkı sıkı ilişkilendirmiş bir toplum… Açıkçası bu sözcüğü kullanmaktan memnun değilim, çocuk düşmanlığına içre gibi geliyor ama yine de kullanacağım: İnfantil bir toplumda, çocuk korumaya dair hiçbir sorumluluk almayıp işlevsel politika ve uygulamalar üretmeyip çocuklardan sosyal-duygusal ve davranışsal düzenleme beklememiz gerçekçi değil. Elbette “çocuklar edilgen, pasif alıcılar ve yetişkinler ne yaparsa onlar da onu yapar” demek, kestirip atmak istemiyorum. Çocuklar da yetişkinler gibi “Burada nasıl yaşanır? Ben kim olursam burada hayatta kalırım?” sorularına cevap verebilirler. Her insan gibi. Bu sorulara günümüz Türkiye’sinde nasıl cevaplar veriliyor? Esas mesele bu. Şiddet, özellikle de ataerkil ezberin kuvvetli bir araç olarak ürettiği eril şiddet, toplumsal olarak hızla yaygınlaşıyor. Çocuklar da toplumdan azade değil. Bu yüzden çocuklar da şiddet bir araç olarak hiç işlevsel olmadığı hâlde onu işlevsel bulabiliyor. Bunun en iyi örneğini literatürdeki zorbalık araştırmalarında görüyoruz. Elimizdeki net sonuçlardan biri şu: Zorbalığa maruz kalan çocukların hepsi zorba olmuyor ama zorba olarak tanımlanan çocukların neredeyse hepsi zorbalığa maruz kalmış! Bu bilgi çok net: Maruz kaldığımız şiddeti yansıtabiliriz, onun kurbanı değil faili olmak, ona maruz kalan güçsüzler değil onu uygulayan güçsüzler olmak daha cazip gelebilir. Ne zaman daha cazip gelir? Yeterince desteğimiz olmadığı zaman… Fiziksel ve duygusal olarak yeterince güvende hissedemediğimiz zaman… Yaşamla ve kendimizle bağımızı yenileyecek, iyileştirecek ve geliştirecek bir tutamağa alan bulamadığımız zaman… Tüm bunların temelinde yapısal şiddeti de konuşmaya ihtiyacımız var üstelik… Yoksulluğun travmatik bir deneyim olduğunu söyler travma çalışmaları. Biz bunun şiddet olduğunu da söylemeliyiz. Buraya artık “Önlenebilir ölümlerin ülkesi” diyoruz… Bu bile şiddetin, saldırganlığın, katlin kendini tekrar tekrar ürettiğini anlatıyor. İnsan hayatı öyle kaybedilebilir bir noktaya geldi ki… Kim artık kolayca yaşamın kutsal ve değerli olduğunu düşünebiliyor, bilmiyorum. Yaşamın değerli olduğunu düşünme inadımız, umut, çaba, şefkat ve irade istiyor. Sanki her gün kendimize hatırlatmak zorundayız.
Süreç boyunca çözüm olarak ısrarla “okullardaki güvenlik politikaları” konuşuldu. Güvenliğin artırılması, okullara daha fazla polis veya güvenlik görevlisinin girmesi gerçek bir çözüm olabilir mi?
Olamaz. Bu çözüm önerilerini iyi niyetli fakat üzerine yeterince düşünülmemiş, oldukça riskli öneriler olarak görüyorum. Bence bir okulun kolluk kuvvetiyle korunması demek, “Okul güvenli bir yer değil, hepiniz tehlikedesiniz, zarar görebilirsiniz veya zarar verebilirsiniz, potansiyel bir tehdit olabilirsiniz.” demektir. Çocuklar böyle bir karşılamayla okulun güvenli bir yer olduğundan çok potansiyel bir tehditten korunmaları veya potansiyel tehdit olabileceklerini her gün hatırlarlar. Kaldı ki bahsedilen güvenlik otoriteleri, iktidar/ güç/ erk temsilidir. Bu temsil zaten başlı başına okul ikliminde şiddetin yeniden üretimine hizmet eder. Yalnızca bir temsil olarak hizmet eder. Okulu modern bir hapishane olmaktan çıkarmayı konuşacağımıza nasıl daha çok hapishaneye benzeyebileceğini konuşuyoruz. Bu, canımı çok yakıyor. Daha şefkatli, barışçıl, şiddetsiz bir okul iklimini tasarlamaktan uzak, baştan savma ve şiddet üreten toplumsal refleksler bunlar… Cezaya olan alışkanlığımız da öyle. Bütüncül bakmıyor, bilişsel olarak kolaycılıktan kurtulamıyoruz sanki. Her yerde söylediğim bir şey var: Okul sosyal hizmetine çok ihtiyacımız var. Türkiye, okul sosyal hizmetine çok yüksek düzeyde ihtiyaç duyan bir ülke. Her yıl dört gözle Eğitim Reformu Girişimi’nin Eğitim İzleme Raporu’nu bekliyorum. Okul sosyal hizmetine çok ihtiyaç duyduğumuzu bu raporlardan ve benzer belgelerden (örneğin Derin Yoksulluk Ağı’nın bilgi notlarından) biliyorum. Üstelik örnek ülkelere ve uygulamalara baktığımızda ilk gördüğümüz önleyici ve koruyucu müdahalelerden biri, okul sosyal hizmeti. Bir çocuğun ekosistemindeki riskleri tespit edebilecek, müdahaleler için harekete geçebilecek, çocuk koruma için okulda bilfiil çalışacak ilk duraktır çünkü… Okul sosyal hizmetine yönelik bir yapı olmaması, kocaman bir ihmâl artık. İhmâller zincirinin önemli bir halkası. Önce çocuk güvenliği ve korumasındaki ihmâller zincirine bir son vermeliyiz ve buna mümkünse okuldan başlamalıyız.
Popüler kültür, dizilerdeki mafya güzellemeleri ve gençlerin hissettiği “geleceksizlik” gibi unsurların bu şiddet sarmalını beslediği konuşuluyor. Bu yapısal sorunlar hakkında neler düşünüyorsun?
Yapısal sorunlar başlı başına şiddettir. Barınamamak, beslenememek, yoksulluk, eğitimin niteliksizliği, güvencesiz çalışma koşulları, depreme dirençli olmayan bir şehirde binlerce can kaybetmek, denetimsizlik, liyakatsizlik, enflasyon, ayrımcılık… Önlenebilir her yapısal eşitsizlik ve problem, şiddeti üretir. Elbette şiddet sarmalını, tüketilebilir ve şiddeti yeniden üreten her araç besliyor. Medyada gücün temsilini şiddetten ayrı kurgulamaya ihtiyacımız var. Yirmi dakika kanalları gezsek neredeyse her dizide bir erkeğin sağlıklı olmayan bir masküleniteyi temsil ettiğini görüyoruz. Ama temsil değil yalnız gördüğümüz, erkin yeniden kurgulanması ve üretilmesi. Öznenin üretilmesi. Sinema ve televizyon üretimleri yıllardır şiddeti görebildiğimiz üretimler. Fakat burada şiddetin hangi işlevle izlendiği, onunla ne yapıldığı önemli hale geliyor. Yani mevcut televizyon yayın akışlarında bir tür yapısökümüne girmek zorunda kalıyoruz. Kült filmler için böyle bir endişe duymuyorum, hatta bunu yersiz buluyorum ama bugünün Türkiyesinde televizyon dizilerindeki mafya, çete, silah, eril şiddet bambaşka bir gerçekliğe işaret ediyor. Male gaze eleştirilerinin bile yeterli olmadığı türden bir şeyle karşı karşıyayız. Şiddet, saldırganlık ve cana kast etmek sıradanlaşıyor. Giderek daha fazla sıradanlaşıyor. Diğer yandan gençler “geleceksizlik”le ilgili telafiye ihtiyaç duyabiliyor. Geleceksizlik, güç ve kontrol kaybı demek aslına bakarsanız. Güç ve kontrol ihtiyacını ne karşılarsa ona yönelebiliyor insan. Bunu yalnızca çocuklar, gençler için söylemiyorum. Yoksulluk da böyle… Kayıp gücü ne telafi eder? Nelerle telafi etmeye çalışırız? Çok analitik bir yorum belki ama gücü türlü türlü telafi ederiz. Bilginin iktidarına sarılabiliriz, eğitimin hayatımızı değiştireceğini umabiliriz, aidiyet ve yakınlık ihtiyacımızı karşılayacak bir topluluk arayabiliriz, üstün hissetmek için maruz kaldığımız şiddetin faili olabiliriz… Yıllarca televizyonda eski eşlerini silahla yaraladığı bilinen bir türkücü, sunucu, oyuncu izledik. Onu bu yılbaşında da izledik. Üstelik eskiden şiddete maruz bıraktığı kadınlarla izledik. Bunlara on beş yıl önce eyvallahı olan bir toplumduk belki ve bu bir hataydı ama bugün hala bu hatadan dönemiyoruz.
Sosyal medyadaki şiddet içeriklerinin ve cezasızlık algısının, çocukların gerçeklik algısını bozmasındaki rolü nedir?
Çocukların yaşamla güçlü ve gerçekçi bağlar kurmasına alan bulacağı bir sosyal, ekonomik eşitlikten bahsedememekle başlıyor bence mesele. Kim olduğunuzu dünyaya gösterebileceğiniz, kim olmak istediğinizi bulabileceğiniz, istediğiniz imajı inşa edebileceğiniz en ulaşılabilir ve pratik alan dijital dünya… Ekran hızlı bir haz odağı hâline geliyor. Manipülasyon gücü çok yüksek ama yüzleşmekte zorlanabiliyoruz. Biz, bir kadının bir erkek tarafından TikTok videosunda şiddete maruz bırakıldığını izleyebiliyoruz. Sonra aynı erkeğin aynı kadını öldürdüğünü öğrenebiliyoruz. Hayvanlara yönelik şiddet ve katliam videoları izleyebiliyoruz… Çok korkunç şeyler bunlar. Yayınlanamaması gereken içerikler. Çocuklara “Burada yaşam adil, güvenli, eşdeğerli” diyebilmek zorlaşıyor. Çünkü tüm bu kontrolsüz ve yaşam onuruna aykırı içeriklerin yayınlanabilmesinin tek başına verdiği bir mesaj var: “Tehlikedesin, tehlikeli bir yerdesin ve tehlike normal” Fiziksel şiddet de değil sıradanlaşan. Psikolojik şiddet daha da sıradanlaşmış durumda. Örneğin zorbalıktan yakınan onlarca yetişkinin sosyal medyadaki içeriklere yaptığı yorumlara baksak kaçında iç açıcı bir tablo görürüz, bilmiyorum. Bu durum çocukların gerçeklik algısını bozuyor mu emin de değilim, çocuklar hatalı bir öğrenme yaşıyor ama tam anlamıyla gerçek dışı değil: “Galiba buraların gerçeği bu.” gibi bir öğrenme. Gerçeklik deneyime, bilgiye göre şekilleniyor. Çocuklar, suç için oldukça kullanışlı bulunuyor. Çetelerin çocuklara ve gençlere yönelmesi tesadüf değil. Bu çetelerin fan sayfaları hiç karşınıza çıkıyor mu bilmiyorum. Çoğu çocuklar ve gençler tarafından kuruluyor, takip ediliyor, büyütülüyor. Şaşırtıcı mı? Bence değil. Darda, zorda kalmış bir insanın haberi yapılıyor, haberin altında ünlü bir mafya liderine yapılan yüzlerce çağrıya rastlıyoruz.
Dünyadaki ve Türkiye’deki tabloya baktığımızda, şiddet eylemlerinin faillerinin ezici bir çoğunlukla oğlan çocukları olduğunu görüyoruz. Kız çocuklarının benzer bir ‘fail’ profiliyle karşımıza çıkmaması bize ne söylüyor? Ataerkil normlarla büyütülen, ‘güç’ ve ‘şiddet’ ile erkeksi bir kimlik kurmaya zorlanan oğlan çocukları için; ‘bu şiddeti bizzat toplumsal olarak biz mi üretiyoruz’ diyebilir miyiz?
Ataerkinin şiddete, güce, iktidara dair kuşaklararası mirası önce çocuklara uğruyor. Çünkü bu devranın sürdürülebilir olabilmesi için bayrakları elden ele devretmeye, çeşitli elçiler atamaya ihtiyacı var. Erki fiziksel üstünlük ve şiddetle çerçevelemek, erkeklik kimliğinin vazgeçilmez bir unsuru. Ön ergenlik veya ergenlik döneminde oğlan çocukların, incel akımıyla kimlik kazanmaya çalıştığını gözlemliyoruz. Bu akım yeni nesil çocukların yarattığı bir akım değil. Tarihte kadın düşmanlığını, mizojiniyi ilk kez görmüyoruz. Ama bu kez yalnızca bilişsel olmayan, sınırları belirlenmiş, evrensel olarak adı konulmuş, dijitalde olsa eyleme geçmiş bir örgütlülük görüyoruz genç erkeklerde. Bu örgütlülük, kimlik kazanımı için sağlıksız maskülenliği cazip bulan genç erkeklere şunları vaat ediyor: Aidiyet, yakınlık, güç, özdeğer… Oysa yıkım yaratıyor. Öncelikle de oğlan çocukları ve genç erkekler için özyıkım.
Toplumsal olarak nasıl bir yol izlemeliyiz? Daha fazla çocuğun bu döngüde kaybolmaması için nasıl bir politik anlayışa ve eylem planına ihtiyacımız var?
Öncelikle çok iyi bir veri izleme sistemine ihtiyacımız var. Çocuk güvenliği için izleme sistemine, mekanizmalarına ihtiyacımız var. İnsan, ihtiyaç duyduğu şeylerin neler olduğunu bilmediğinde talep de edemiyor. Risk altındaki çocukları fişlemek ve potansiyel suçlular olarak görmek için değil, bu çocuklara koruyucu faktörlerle destek olabilmek için veri izlemeyi talep edebilmeliyiz. Hangi çocuk, hangi riskle birlikte ve bu riski nasıl önleyebiliriz? Veri izlemenin hedefi bu olmalı. Her şey olup bittikten sonra değil olup bitmeden önce önleyici ve koruyucu müdahalelerimiz olmalı. Demin söylediğim gibi, okul sosyal hizmetine ihtiyacımız var. Akran zorbalığıyla mücadele etmeye ama bunu yapmanın bir ön koşulu olarak barışçıl ve katılımcı okul iklimi yaratmaya ihtiyacımız var. Çocukları “fail” pozisyonunda gördüğümüzde Rakel Dink’i hatırlamaya ihtiyacımız var. Bir bebekten katil yaratan karanlık, kara delik oldu ve hepimizi yutuyor. Bu kara deliği keşfetmeden ve onunla ne yapacağımızı bilmeden okulun kapısına polis diksek ne uzman çavuş diksek ne… Çocuk dostu kentlere ihtiyacımız var, güvenli mahallelere… Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin cezasızlığının son bulmasına ihtiyacımız var. O kadar çok şeye ihtiyacımız var ki… Hepsini sıralamak şimdilik benim için mümkün değil.
Ebeveynler büyük bir huzursuzluk ve çaresizlik içinde. Onlara çocuklarıyla kurdukları ilişki ve bu iklimle başa çıkma konusunda neler söylemek istersin? Önerilerin nelerdir?
Gramsci’nin meşhur ifadesi, kolektif umutsuzluğa karşı beni çok etkiliyor: “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” Başka bir yaşamın mümkününe olan inanca tutunmaya, devam edebilmek için ihtiyacımız var. Ebeveynlere her kolektif travmada verilen ezber önerilerdense “aklın kötümserliği iradenin iyimserliği” demeyi seçiyorum. Ve bu iradenin mevcudiyetinin de yetişkin-çocuk ilişkisinde başlayabileceğine inanıyorum çocuk için. Bu iklimde ne olursa olsun etkilenmeyin demek de akıl dışı bir öneri. Sürekli çocuklara “Güvendesin” diyoruz. Oysa bu büyük laf, tutamama ihtimalimizin olduğu bir söz ya da gerçekleşmeme olasılığı barındıran bir vaat. Şimdi, burada, bu ilişkinin içinde güvene dayalı bir bağ ve bağlantılar kurmak öyle çok şey değiştirebilir ki… İç güvenlik diyorum ben buna. Güven, her şeyden önce bir iç güvenlik meselesi. Ebeveynlere tanrısal bir kudret atfetmeyi de doğru bulmuyorum, bu yüzden “Her şey size bağlı” diyemem. Ama kontrol edemediğimiz bir karanlığı üzerimize giyinmemek, kontrolü paylaşabileceğimiz alanda çocukla yetişmek mümkün olabilir. Bu, kıymetli bir baş edebilme becerisidir.
Alternatif eğitim camiasına dair çok yerinde bir eleştirin olmuştu: “Yoksul ve dezavantajlı çocukların eğitimi için bir umut yarattık mı ki zorunlu eğitimi kaldırmayı konuşuyoruz?” Bu düşünceni biraz daha açabilir misin? Kamusal eğitim ve fırsat eşitliği bu denklemin neresinde duruyor?
Aslında bu eleştiriyi nüfuz ve sermaye sahibi, sesi gür çıkan, alternatif eğitim camiasında ismini duymayan kalmamıştır diye düşündüğüm bir eğitimcinin “Eğitim zorunlu olmamalı” temalı konuşmasını dinledikten sonra görünür kılmaya cesaret edebildim. Zorunlu eğitime karşı olmak şöyle dursun okulsuz büyüme taraftarları, ev okulunu yücelten ama evde bir tahakküm yapısı kurabilme ihtimali olan ebeveynlere bile yıllardır şüpheyle ve önyargıyla yaklaşıyorum itiraf etmek gerekirse. Sadece bir aileyle önyargımı kıran bir sanal karşılaşma yaşadım, okulsuz büyümenin müthiş bir örneğini yaşadıklarını fark ettim ve izledim ama bu konuya olan mesafem baki kaldı. Çünkü her şeyden önce öğrenmenin temel ihtiyacı güvenli alan. Bu alana her çocuk sahip değil. Bu güvenli olabilecek alanın kamusal bir hizmet olarak kurulması ise hâlâ fırsat eşitliğinin, çocuk güvenliğinin umudunu taşıyor benim zihnimde. Şimdi diyebilirsiniz ki okul çok mu güvenli bir yer? Değil, çocuk-yetişkin ilişkisindeki hiyerarşinin, hizalanmanın, güç ilişkilerinin tekrarlandığı bir yer. Fakat BBOM’a da selam ederek “başka bir okul mümkün” diyorum. Makbul vatandaş yetiştirme fabrikasına, bir yarı kapalı cezaevine, sürgün yerine benzemekten çıkarabiliriz okulu ve bunu hâlâ her çocuk için yapabiliriz. Benim esas canımı sıkan… Hangi çocuğu düşünerek zorunlu eğitim kaldırılabilir diyoruz? “Bunun da okuyası yok” denilen çocuğu ya da ayrıcalıklı çocuğu. İlk çocuğun neden okuyası yok, bunun üzerinden atlıyoruz. Ve bunu bu kadar kolay söylerken hangi çocuğu risklere açık hâle getirebileceğimizi fark etmiyoruz? Başta “okuyası yok” denilen “hayta” görülen çocuğu risklere açık hale getirdiğimizi fark etmiyoruz. Hadi onu fark etmedik diyelim… İlkokul üçüncü sınıfta eğitim tedbiri almış çocuk aklımıza geliyor mu? Ortaokulun son senesinde liseye gitmeyeceği söylenen çocuk? Mevsimlik tarım işçisi çocuklar? Erken yaşta zorla evlendirilen çocuklar? Mesela mesleki eğitimi güzellemeyi inanın ben de çok istiyorum ama iş cinayetlerinde onlarca çocuk önlenebilir ihmâllerle yaşamını kaybederken bunu yapamıyorum. Ar ediyor, utanıyorum ve Türkiye’de yaşayan bir eğitim psikolojisi uzmanı olarak tüm çocukların esenliği için çenemi kapatıyorum. Bugün benim MESEM’i -pratiği boşvererek- teoride övgüye layık görmem, aslında zorunlu eğitimin kaldırılması gerektiğini söylemem bu memlekette yaşayan çocukların gerçekten yararına mı olur? Diye düşünmeyi toplumsal sorumluluk olarak değerlendiriyorum. Kimin ihtiyacı bu? Benim çok çarpıcı ama Türkiye’deki yoksul ve ayrıcalıksız çocuklar için çok riskli, üstelik somut verilerle riskli bir sistemi dillendirmem kimin yararına? Bu, Kuzey Avrupa’da yaşayan bir eğitimci olduğum sanrısına kapılmam, aşırı liberalleşmem, ülke gerçeğine tamamen yabancılaşmam, kültüre ve sınıfa duyarsızlaşmam ya da kendime bir persona yaratma hırsıyla ayrıcalıklı olduğumu kanıtlamam mı olur yoksa? Toplumsal sorumluluk inatçı bir dikkat gerektiriyor. Bu dikkatin kaybına üzülüyorum. Uzun lafın kısası, okuldan yana benim hâlâ umudum var, hem de çok umudum var. Zorunlu eğitimin tek işlevinin eğitim olmadığını, çocuklar için koruyucu bir faktör olduğunu hatırlayacak kadar da inatçı bir dikkat öneriyorum herkese…
Okullardaki şiddeti konuşurken yoksulluk, güvencesizlik ve sınıfsal ayrışmayı göz ardı edebilir miyiz? Şiddet, bu çocukların tek ifade biçimi haline mi getiriliyor?
Burası reddedemeyeceğimiz kadar büyük bir pay kaplıyor. Fakat bir çekincem var. O da yoksul çocuğu kriminalize eden dilimiz ve yaygın kalıpyargılarımız. Bu yüzden şiddetin, risk altındaki çocukların tek ifade yolu olduğunu söylemek doğru olmaz. Şiddeti bir ifade yolu olarak kullanan çocukların bir kısmının risk altındaki çocuklar olduğunu söyleyebiliriz. Önlenebilir yapısal ihmâle maruz bırakıldıklarını söyleyebiliriz. Asıl kritik olan bu. Çünkü varsıl ailelerin çocuklarını da şiddetten azade gördüğümüzü düşünmüyorum. Bu iki uçurum örnekte de sınıfın etkisinden bahsedebiliriz. Ama tek çekirdek sebebin sınıf olduğunu düşünmek yeterli gelmiyor bana.
Çocukları korumaya bir öğün okul yemeğiyle başlayabilir miyiz?
Yaşam Söyleşileri 3 | Yerelden bir gıda ve dayanışma hikayesi: Buranın Balıkları
Yaşam Söyleşileri 2 | Mardin’de filizlenen bir direniş: Ekolojik Yaşam Çiftliği
Yaşam Söyleşileri 1 | İklim krizine yerelden yanıt: Diyarbakır’da ekolojik belediyecilik deneyimi

