₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

FORUM | Anlamak da pek bir şeyi değiştirmeyince

Sorunu kendi beyninde sanıp sıkışıp kalan ama aslında içinde bulunduğu yerde kolektif bir zihnin de olduğunu göremeyen bir kuşak mı olduk? Belki de bazı arkadaşlarım bu yazının sonunu göremeyecek bile. Cümlelerin arasında başka bildirimler görecek, başka sekmelere geçecek, başka şeyler düşünecek ve sonuçta sıkılacak. “Doomscrolling”, cümleler okumaktan daha iç ferahlatıcı gelecek.

22 yaşında Türkiye’de yaşayan bir genç olmak gitgide farklı başlıklarla ele alınıyor. Aynı gözüküp benzer kıyafetler giymemiz eleştirilse de; biz aslında aykırılık durumunda başımıza gelecekler bu kadar belli, fakat geleceğimiz bu kadar belirsizken yalnızca akışa uyum sağlayarak zaman geçiriyoruz. Bunlar olurken sosyal medyaya ve çevreye yansıtırken gayet stabil olan duygu durumumuz ve mental sağlığımız, bütün asi hallerimize ve gruplaşmış arkadaşlıklarımıza rağmen bizi tek bir başlıkta buluşturabiliyor: “Genç nüfus arasında artan depresyon ve kaygı bozuklukları.”

“Her şeyi anlamak”, uzun zamandır bizim kuşağın en güçlü savunma mekanizması gibi. Her şeyi anlarız, biliriz her şeyi, teknoloji çocuklarıyız biz. Anlamak, bir süreliğine de olsa kontrol hissi veriyor. Olan biteni çözebildiğinde, sanki dışarıdaki karmaşa biraz daha yönetilebilir hale geliyor. Belki de bu yüzden konfor alanımızı derme çatma inşa edip, kendi yankı odalarımızda anlayabildiğimiz şeylerle geçinip gitmeye çalışıyoruz. Ama bazı dönemlerde, ne kadar çok anlarsan anla, hiçbir şeyin değişmediğini görmek insanı tahmininden çok daha fazla yıpratabiliyor.

Bugün çoğu genç mutsuzluğu kişisel bir arıza gibi okuyor, kaygıyı bireysel bir zayıflık gibi görüyor. Oysa aynı duyguların aynı anda çok geniş bir kitlede ortaya çıkması, bunun yalnızca bireysel psikolojiyle açıklanamayacağını düşündürüyor. Gençlerde artan kaygı sorunları ve artık mizah diline inmiş hastalıklar, ne olduğunu bilmemize rağmen çözümünü bulamadığımız için kimliğimizin bir parçası haline geliyor.

Bu kargaşada bazen şunu unutabiliyoruz: Bireysel sandığımız birçok deneyim, toplumsal olarak üretiliyor. Türkiye’de yaşamak artık sadece bir sıkışma değil; aynı zamanda zihinsel bir aşırı yüklenme hali. Hayat durmuyor ki, akıyor. Yeni işletmeler açılıyor, global akım ve trendleri biraz geriden ve ite kaka da olsa yakalıyoruz. Ama içeride aynı tekrar var: bölünen dikkat, yarım kalan düşünceler, tamamlanamayan duygular. Ve buna rağmen tüm bu ortak deneyim tek bir başlıkta toplanıyor: “Genç nüfus arasında artan depresyon ve kaygı bozuklukları.”

Sanki mesele yalnızca bireysel bir kimyasal dengesizlikmiş gibi.

Sende mi ya serotonin?

Salgıladığımız hormonlar bile politik olabilir mi?

İnsanların ruh hâli, içinde yaşadıkları politik ve toplumsal iklimden bağımsız düşünülemez. Bugün en “apolitik” görünen birey bile, günün sonunda belirli yapılar tarafından şekillendirilir ve onlardan etkilenir. Sürekli kriz üreten bir politik atmosferin, insan psikolojisini etkilemesi de sürpriz değildir.

Politik psikoloji bize şunu hatırlatır: Duygular da, dikkat de, yorgunluk da içinde bulunulan düzenle birlikte şekillenir. Son yıllarda daha çok konuşulan şeylerden biri tam olarak bu: duygulanımsal yönetim. Yani insanların yalnızca düşüncelerinin değil, ruh hallerinin ve dikkat alanlarının da biçimlendirilmesi. Çünkü dikkat sınırsız değil ve sürekli bölündüğünde yalnızca düşünce değil, gerçeklikle kurulan bağ da parçalanıyor.

Aslına bakarsak içinde bulunduğumuz bu durum pek de yeni değil. Roma İmparatorluğu’nun “ekmek ve sirk” düzeni genelde basit bir oyalanma politikası gibi anlatılır. Oysa mesele sadece eğlendirmek değildi; zihni sürekli “şimdi”ye sabitlemek, düşüncenin sürekliliğini kesmek ve toplumsal enerjiyi kontrollü biçimde dağıtmaktı. Bugün sirkler daha farklı, ama nasıl farklı? Bitmeyen içerik akışı var. Futbol tartışmaları var. Sosyal medya döngüleri var. Diziler var. Magazin var. Bildirimler var. Sürekli “bir sonraki şey” hissi var. Açıkça söylemem gerekirse bizim sürekli yetişmemiz gereken yeni bir yer var. Belki de bu yüzden artık hiçbir şey bize tam anlamıyla bardağı taşıran son damla olamıyor. Ne ağır haberler, ne politik krizler ne de toplumsal kırılmalar… Hepsi bir şekilde akıp gidiyor; bir sonrakinin geleceğini bilen zihin, yaşadıklarımızı resmen bir sonrakine yer açmak için siliyor.

Demokrasi geriliyor demek yeterli kalmıyor


İfade alanı daralıyor.
Güven duygusu aşınıyor.Bunlar özel hayatlarımızda da yaşanırken, biz içindeki toplumsal etkiyi göremeyecek kadar dağılabiliyoruz ve çoğunlukla sonuç olarak ya birbirimizi ya da kendimizi sorumlu görebiliyoruz.

Burada bazı sosyal psikoloji tartışmaları “dikkat çökmesi” kavramına işaret ediyor. Yani bireyin neye odaklanacağını, neyi zihninde tutacağını ve neyi önemli sayacağını ayırt etme kapasitesinin sürekli uyarılma altında parçalanması. Çünkü dikkat sadece bir beceri değil; aynı zamanda bir eşik. O eşik sürekli aşıldığında yalnızca düşünce değil, tepki verme hali de zayıflıyor. Akış hızı dolayısıyla yeterince tepki veremediğimiz çoğu olay zaman zaman duyarsızlık olarak yorumlanıyor. Sürekli uyarılan zihin, kendini korumak için geri çekiliyor. Aslında bizi güvende tutmak istiyor, fakat mecburen duyarsızlaştırıyor.

Belki de tam bu yüzden bugün en büyük ihtiyaç, her şeyi tek başına çözmeye çalışmaktan biraz çıkabilmek. Çünkü sürekli bireyselleştirilen sorunların içinde, hayatları izleyerek yaşarken, aynı duyguları yaşayan insanların varlığını unutuyoruz. Herkes kendi ekranında, kendi odasında, kendi zihninin içinde sıkışmış gibi hissediyor. Sirk bazen boğucu oluyor. Oysa bazen insanı iyileştiren şey yalnızca “anlaşılmak” değil; aynı zamanda o derde sahip tek kişi olmadığını fark edebilmek.

Belki çözüm, her şeyi bir anda değiştirecek büyük cevaplarda değil; yeniden birbirimizle konuşabilmektedir. Aynı kaygıları yaşayan gençlerin birbirini yalnızca algoritmaların içinde değil, gerçek düşünceler etrafında da bulabilmesindedir. Çünkü dikkatimizi kaybettiğimiz yerde, birbirimizi de kaybetmeye başlıyoruz aslında.

Bugün gençlik için yalnızca daha fazla içerik değil, daha fazla temas alanı gerekiyor. Sürekli konuşulan ama nadiren gerçekten dinlenen bir kuşağın yeniden birbirini duyabileceği, belirli etiketler dışında da üretim yapabileceği alanlar… Belki de uzun zamandır eksik olan şey tam olarak bu: Gençlerin yalnızca hakkında konuşulan bir topluluk olmaktan çıkıp, birbirleriyle doğrudan konuşabildiği bir zemin kurabilmesi.

FORUM’umuz biraz da bu ihtiyaçtan doğdu. Çünkü bazen bir şeyleri değiştirmek, önce aynı sıkışmışlığı yaşayan insanların birbirini fark etmesiyle başlıyor. Belki hiçbirimiz bütün cevaplara sahip değiliz; ama artık yalnızca kendi yankı odalarımızda konuşmak yerine, paylaştıkça hafifleyen ve yeniden anlam kazanan kaygılarımız etrafında birbirimizi gerçekten dinleyebileceğimiz bir zemin kurabiliriz. FİKİR’in gençlik sayfası FORUM’da buluşmak, bu zemini birlikte büyütmenin ilk adımı olabilir.

FORUM | Gençlik ne zaman politik bir şeydi?

Bu yazı neyi görünür kılıyor?

Bu yazı, gençlerin yaşadığı kaygı ve yorgunluğu yalnızca kişisel bir sorun olarak değil, içinde yaşanan politik atmosferin, sosyal medya akışının ve toplumsal yalnızlaşmanın sonucu olarak ele alıyor.

Neden şimdi önemli?

Çünkü gençlik hakkında çok konuşuluyor ama gençlerin birbirini gerçekten duyabileceği alanlar giderek daralıyor. Yazı, tam da bu yüzden bireysel sıkışmayı ortak bir deneyim olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Okura not

Metnin en güçlü tarafı, “anlamak” ile “değiştirememek” arasındaki gerilimi yakalaması. Bugünün gençliği yalnızca bilgisiz bırakılmıyor; çoğu zaman her şeyi bilerek, görerek ve anlayarak yıpranıyor.

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

Öfke parlayabilir; siyaset yön kurar: Mutlak butlan tartışması neyi açığa çıkardı?

 

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →