Bir toplum, yalnızca geleceğini nasıl inşa ettiğiyle değil, geçmişini nasıl hatırladığıyla da var olabilir mi?
Takvimin vicdanı
Bazı günler var ki takvim yalnızca tarihi göstermekle kalmıyor, vicdanımızı da yokluyor.
11 Temmuz da, bence işte o günlerden biriydi.
Srebrenitsa’da 8 binden fazla erkek ve çocuk sistematik biçimde katledildiğinde; Avrupa’nın, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tanıklık ettiği en büyük soykırım olarak kayıtlara geçti bu katliam. Gözlerimizin önünde gerçekleşmiş olması sebebiyle de yakın geçmişimizin en ağır vicdani kırılmalarından biri olarak hafızamıza kazındı.
Srebrenitsa sadece bir coğrafyada kaybedilmiş hayatlar değildi. Aynı zamanda uluslararası hukukun sınırları, “güvenli bölge” söylemi, ve verilmiş “bir daha asla” sözlerinin de sınandığı yerdi. Siviller öldürüldü; ama bununla birlikte dünyanın adalet iddiası da kapatılması zor bir yara aldı.
Mermerden önce hafıza
Bugün geriye toplu mezar taşlarında isim olanların, eksik ve yarım bırakılmış günleri kaldı. Fakat Bosnalılar biliyordu ki, hafıza yalnızca mezarlıklarda değildi.
İlkokula giderken okuduğum bir kitapta karşıma çıkan şu cümle, bugün anımsadığımız kayıplarla yeniden aklıma geldi:
“Eylemlerimiz, anıtlarımızdır.”
Belki de bu yüzden Bosnalılar en güçlü anıtları mermerden değil, yaşatmaya devam edeceği sembollerle oluşturmaya çalışmıştı. Her Temmuz Bosnalıların yakasına iliştirdiği Srebrenitsa Çiçeği de bunun en büyük örneklerindendi. Acının sembolü olmasına rağmen beklediğimiz gibi siyah değildi. Takvimdeki gün sayısınca beyaz yaprağı, mesajlarla dolu yeşil bir kısmı vardı. Beyaz yaprakları 11 Temmuz’u ve yitirilen masumiyetleri simgelerken; ortasındaki yeşil bölüm ise yaşamı, umudu, geride kalanların barış arayışını bize anımsatmayı hedefliyordu.
Saraybosna’daki Umut Tüneli de gördüğümüz bir diğer örnek oldu. Geçmişte kuşatma altındaki bir şehrin bir nebze de olsa nefes almasını sağlamış o dar koridor; bugün yalnızca savaşın değil, dayanışmanın da hafızası oldu. Bize gösterdi ki; hafıza, bir müzede veya mezarlıkta olduğu gibi, biraz da birbirimize ulaşabilmek için açtığımız o küçücük geçitte hep yaşamaya devam edecekti.
Toprağın sessiz tanıkları
Savaştan sonra toplu mezarların bulunduğu bölgelerde mavi kelebekler görülmeye başlandığında bilim insanları bunun ekolojik nedenlerini aslında açıklamışlardı. Bozulan toprağın ve belirli bitki türlerinin kelebekleri bu bölgelere çektiğini söyleseler de Bosna halkı için mavi kelebekler hiçbir zaman yalnızca biyolojik bir olay olmayacaktı. Onlar, kayıpların yerini gösteren sessiz tanıklardı. Toprağın unutmayı reddeden hafızasında hep aynı mavilikte uçmaya devam edeceklerdi. Bu yüzden Bosna için; mavi kelebek, her zaman yalnız bir canlı değil, hafıza olarak kalacaktı.
Şiirin taşıdığı hafıza
“Eylemlerimiz, anıtlarımızdır.”
Bu fikrin bir kez daha aklıma gelişinde, Ahmet Telli’nin aramızdan ayrılışının da etkisi büyüktü.
Bana yeniden şunu düşündürdü:
Kaybettiklerimizi nasıl, nerede taşırız?
Devletlerin arşivi, mahkemelerin kararları, tarihçilerin de belgeleri vardır.
Şairlerin ise yalnızca dizeleri…
Bazı durumlarda bir toplumun hafızasını, hislerini, en saf haliyle yansıtmayı, yaşatabilmeyi başarabilen şey ise resmi kayıtlar değil, o dizeler olur.
Unutturulmak istenenler olur, fakat konu genelde bireyler değildir. Onların sesleri, isimleri, hikâyeleridir. Arkalarında bıraktığı o anıtlarıdır.
“Belki yine gelirim…” demiş bir şairin gidişinin ardından düşünürken, aslında hafızanın tam da böyle bir şey olduğunu fark ediyorum. İnsanlar bazen bedeniyle değil, zamanında çıkardığı o sesle hayatımıza dönebiliyor.
Unutmaya karşı ortak ses
Bu yüzden bugün Srebrenitsa’yı anarken yalnızca geçmişi hatırlamıyoruz. Nefretin sıradanlaşmasına, inkârın siyasallaşmasına ve insan hayatının sayılara indirgenmesine karşı olan hafızayı da diri tutmaya çalışıyoruz biraz.
Mavi kelebeklerin toprağın üzerinde dolaşmaya devam etmesi, Srebrenitsa çiçeğinin her temmuz yakalara iliştirilmesi ve bir şairin dizelerinin ölümünden sonra dilden dile dolaşması da bundan.
Ahmet Telli’nin ardından konuşacaklarımız yalnızca bir şairi uğurlamak değil, şiirin halkın belleği, devrin toplumunun aynası olabilme başarısını yeniden hatırlama amacı da taşıyacak.
Belki de aynı güne denk gelen bu iki ayrı veda bana aynı gerçeği hatırlattı.
Hafızanın en eski direnişi
İnsanlar ölür, tanıklar azalır, belgeler eskir, kayıplar artar; fakat hafıza, onu taşımaya devam eden insanlar oldukça, ne olursa olsun yaşamaya devam eder.
Hepsi aynı sessiz direnişin parçalarıdır, birleşir ve hafızanın kendisini oluşturur.
Aynı yerde olmamalarına rağmen aynı yerdedir.
Unutmaya karşıdır, insancadır. Bazı durumlarda bir toplumun geleceğini belirleyen şey, neyi kazandığı ya da kaybettiği değil; neyi unutmamaya karar verdiği, yasına nasıl baktığıdır.
Bugün Bosna’nın toprağına, kaybettiğimiz bir şairin dizelerine ve insanlığın ortak hafızasına neredeyse aynı yerden bakabiliyorum.
Günün sonunda şu düşünce kalıyor aklımda: Bazı insanlar toprağa verilir. Bazıları ise hafızamıza emanet edilir.
Dünyada bıraktığımız iz kadar yaşamayız, fakat bir başkasının hafızasında bıraktığı yankı kadar da kaybetmeyiz bazılarını belki de.
Tam da bu yüzden bugün sormak istediğim neyi hatırladığımız değil; unutursak geriye neyin kalacağıdır.
Çünkü hafıza; ölüme karşı en eski direnişimiz olabilir ve belki de bazı şeyler hatırlanmak için değil; hiç unutulmamak için vardır.
Belki yine gelir, sesine ses veren olursa bir gün…
Srebrenitsa Soykırımı ortak hafızada neden hâlâ canlıdır?
Temmuz 1995’te Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilmiş Srebrenitsa’da 8 binden fazla Boşnak erkek ve erkek çocuk sistematik biçimde öldürüldü. Uluslararası mahkemelerin soykırım olarak tescil ettiği katliam, uluslararası koruma mekanizmalarının çöküşünün ve “bir daha asla” sözünün tutulmayışının simgelerinden biri oldu.
Srebrenitsa çiçeği, Umut Tüneli ve mavi kelebekler neyi simgeliyor?
Srebrenitsa çiçeğinin 11 beyaz yaprağı 11 Temmuz’u ve kurbanların masumiyetini, yeşil merkezi ise umudu temsil ediyor. Umut Tüneli kuşatma altındaki Saraybosna’nın dış dünyayla kurduğu yaşam koridorunu; mavi kelebekler ise Bosna’nın toplumsal hafızasında toprağın saklanan kayıplara tanıklığını simgeliyor.
Ahmet Telli’nin şiiri hafızayı nasıl taşıyor?
Ahmet Telli’nin şiirleri aşkı, ayrılığı, toplumsal mücadeleyi, yenilgiyi ve umudu kuşaklar arasında taşıdı. Şairin ardından dizeleri, kaybedilen bir insanın sesini yeniden dolaşıma sokan ve toplumsal hafızayı canlı tutan anıtlara dönüşüyor.

