Bosch’un 8 Mayıs Anneler Günü için hazırladığı reklamın yayınlanması ve yasaklanması neredeyse aynı anda oldu. Birkaç gün sosyal medyada dolaşıp, yeterince ekran kaydırırsak baş ağrılarımız eşliğinde kaybolacak bir gündem gibi duruyor. Ama bu hız aslında, bu tür başlıkların ne kadar tekrar ettiğini de gösteriyor: bazı içerikler daha konuşulmadan “fazla” hale geliyor. Bu “fazlalık” algısının alanı daha ne kadar daralacak, bu çerçevenin içerisine daha ne kadar sıkışacağız? Biz aslında bugün şunu konuşuyoruz: anneliğin hangi sınırlar içinde temsil edilebileceği.
“Fazla” dediğimiz şey çoğu zaman teknik ya da hukuki geçerliliği olan bir karar değil. Daha çok hızlı çalışan bir eşik gibi. Yarattığı ikilikte tarafların ortak noktası da genelde bu sözcükle oluşuyor: bu aralar zaten herkes eşikte hissediyor. Bir anlatı alışık olunan tonun dışına çıktığında önce net olmayan bir rahatsızlık oluşuyor. Sonra bu rahatsızlık çok hızlı bir şekilde çevriliyor: uygunsuz, hassas, sorunlu.
Burada asıl konu içeriğin içeriği değil maalesef. İçeriğin ne olduğu çoğu zaman ikinci, hatta üçüncü planda kalıyor. Tartışılan şey, o içeriğin açtığı ihtimal. Yani neyin görünür olabileceği, kimin nasıl konuşabileceği ve şimdi: kimlerin “anne” olarak tanımlanabileceği. Burada “çerçeveleme” (framing) görünür hale geliyor. Bir olayın nasıl adlandırıldığı, onun nerede tartışılabilir kalacağını da belirliyor. Müdahale çoğu zaman doğrudan yasak getirmek gibi görünse de, asıl işlevi daha sessiz: çerçevenin yeniden kurulması.
Anneliğin temsili bu çerçevenin en net kurulduğu alanlardan biri. Çünkü burada mesele sadece bireysel bir deneyim değil; aynı zamanda alışılmış bir anlam düzeni. Bu düzenin dışına çıkan her şey, önce tartışılmadan konumlandırılıyor. Ne söylendiğinden çok, nerede durduğu konuşuluyor.
Sokak hayvanlarına ilişkin son düzenleme tartışması da benzer bir yerden ilerledi. Tartışma kısa sürede iki başlığa sıkıştı: yaşam hakkı ve güvenlik. Oysa bu iki başlığın arasını dolduran şeyler büyük ölçüde görünmez kaldı. Uygulama biçimleri, kapasite sorunları, yerel farklılıklar… tartışma genişledikçe karmaşıklaşacak ve ses getirecek alanlar, daraldıkça dışarıda kaldı.
Burada tekrar eden şey şu: detay geri çekiliyor, çerçeve kalıyor. Çerçeve ise tartışmayı hem hızlandırıyor hem daraltıyor.
“Toplumsal hassasiyet”, “kamu düzeni”, “aile değerleri” gibi ifadeler de tam burada devreye giriyor. Ne tam olarak açıklıyorlar ne de tamamen boşlar, fakat sınırı sabitleyebiliyorlar.
Sosyal medya platformları ve sürekli içerik tüketim isteğimiz ise bu süreci daha da hızlandırıyor. Bir içerik ya hızla sahipleniliyor ya da hızla dışarıda bırakılıyor. Arada kalmak zorlaşıyor. Etiketler beliriyor, tona uymayan insanlara yerleştiriliyor. Kısa bir süre sonra tartışma kapanıyor, yerini yeni bir gündem ve farklı bir tartışmaya bırakıyor.
Sanıyorum asıl konumuz tek tek içerikler değil. Daha çok, hangi anlatıların normal kalabildiği ve hangilerinin daha konuşulmadan “fazla” sayıldığı ve bunun kimin “uygun” tanımına göre yapıldığı. Daha önemli olan şey şu: bu “fazla” hissi çoğu zaman tartışma başladıktan sonra oluşmuyor. Tam tersine, tartışmanın hangi sınır içinde kalacağını zaten baştan belirliyor. Yani bazı içeriklerin içeriği konuşulmaya başlanmıyor değil de; konuşulmadan önce konuşulabilirlik alanının dışına itiliyor.
Bu yüzden odağımız bir reklamın yasaklanması ya da bir başlığın ne kadar tepki aldığının dışına çıkmalı. Odak, neyin tartışmaya açık sayılacağına dair eşiklerin nasıl bu kadar hızlı ve sessiz kurulabildiği olmalı belki de.
Çünkü eşikler yerleştiğinde, tartışmalar sadece daralmıyor— güvenle yöneltilebilecek sorular da daralıyor, sahada değil ama gürültü dolu akıllarda kalıyor.
Mahallede çözüm, kentte katılım: Bornova’da Kent Konseyi “kentin avlusuna” nasıl dönüştü?
Bu yazı ne söylüyor?
Bu yazı, Bosch’un Anneler Günü reklamı etrafında gelişen tartışmayı yalnızca bir reklam krizi olarak değil, kamusal alanda hangi deneyimlerin görünür kalabildiğine dair daha geniş bir mesele olarak ele alıyor. “Fazla” denilen şeyin çoğu zaman içeriğin kendisinden önce, o içeriğin açtığı ihtimalle ilgili olduğunu savunuyor.
Neden önemli?
Çünkü kamusal tartışmalar yalnızca neyin söylendiğiyle değil, neyin söylenebilir kabul edildiğiyle de şekilleniyor. “Toplumsal hassasiyet”, “aile değerleri” ya da “kamu düzeni” gibi ifadeler, kimi zaman tartışmayı açıklamaktan çok sınırlandıran araçlara dönüşebiliyor.
Okuma notu
Yazı, reklamın kendisinden çok onun etrafında kurulan çerçeveye bakıyor: Annelik, bakım, hayvan sevgisi, aile ve kamusal görünürlük gibi kavramların hangi hızla daraltıldığını ve bu daralmanın güvenle sorulabilecek soruları nasıl azalttığını tartışıyor.

