Eğitimi Özgürleştirmek: Eleştirel Pedagoji

Genellikle okul ile özdeşleştirilse de bireyin yaşamından doğumuna değin farklı alanlarda süren eğitim, insanlık tarihi boyunca çeşitli tartışmaların konu alanı olagelmiştir. Tarihsel süreçte farklı eğitim türleri ve modelleri konuşulmuş, tartışılmış ve denenmiştir.

Bireysel, toplumsal, psikolojik ve sosyal boyutlarıyla eğitim, günümüzde insan yaşamının önemli bir parçasını oluşturmaktadır. İnsanın toplumsal yaşam süreçlerine dâhil olabilmesi açısından da önemli bir konuma sahip olan eğitim süreçleri üzerine çalışmalar ve araştırmalar devam etmektedir.

Bir yandan gerekliliği ve önemiyle ön plana çıkan eğitim kavramı, diğer yandan da birtakım tartışma süreçlerini beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda, iktidarların ve muktedirlerin eğitimi kendi çıkarları uğruna kullanmasından eğitimin öznelerinin durumuna ve hatta eğitimin beşiği olan okulun gerekliliğine kadar birçok süreç tartışılmaktadır.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni açıklamasının ve modelin çağdaş ve bilimsel normlara uygun olduğunu iddia etmesinin ardından Türkiye’de eğitim bilimciler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları itirazlarını dile getirmeye başladılar. Bu alanda yapılan tartışmaların geleceği, toplumsal açıdan da oldukça önemli bir yere sahip.

Eğitimin önemine dair yapılan vurgular, onun nasıl olması gerektiği yönündeki tartışmalara da alan açıyor. Eleştirel pedagoji yaklaşımı ise bu tartışmalar arasında özgün bir konuma sahip. Biz de Kemal İnal ve Ünal Özmen ile eleştirel pedagoji yaklaşımını, eğitimin iktidarlar tarafından nasıl kullanılabildiği ve eğitimin nasıl özgürleştirilebileceğini konuştuk.

“EĞİTİM İDEOLOJİK BİR DEVLET AYGITI OLARAK İŞLİYOR”

Dünyada ve Türkiye’de eğitimin iktidarların tahakküm aracı olarak nasıl işlediğine yönelik sorumuza Türkiye gibi pek çok ülkede eğitimin kamusal eğitim sistemi ve piyasacı okullar üzerinden bir ideolojik devlet aygıtı olarak işlemeye devam ettiğini belirten Kemal İnal, “Kapitalist devletler, sermayenin talep ettiği uygun işgücü başta olmak üzere yönetilebilir yurttaşlar yaratabilmek için okulları resmî ideoloji çerçevesinde dizayn ederler. Bunu, öğretmen yetiştirme sisteminden müfredat ve ders kitaplarının içeriğinin belirlenmesine, öğretim materyallerinin düzenlenmesinden okul mimarisine değin her alanda yaparlar. Bir düşünce, sistem ve uygulamayı resmi kalıp hâline getirmek, bir tahakküm sistemi kurmaktır. Bu tahakküm baskıcı (kolluk kuvvetleri, hukuk vb.) veya rızaya dayalı (üstyapı kurumları) olabilir. Tahakküm hem açık hem de gizli müfredat üzerinden işler. Okulda kurallara uymakla yasalara uymak arasında bir fark yok. Söz alırken parmak kaldırmasını öğrenen öğrenci zaman içinde devlet ve sermaye karşısında da nasıl davranması gerektiğini okuldaki gizli müfredatla öğrenir. Tahakküm yani baskı gayet teknik, rasyonel ve prosedürel de olabilir” dedi.

“EŞİTSİZLİĞİ NORMALLEŞTİREN BİRSÜRÜ MEKANİZMA VAR”

Egemen eğitim anlayışının eşit olmayan güç ilişkilerini normal ve doğal gösterdiğini belirten İnal, “Mesela insanlar arasındaki yetenek, bilgi, kariyer, potansiyel farklılıklarını doğal gösterir. Liyakat ve meritokrasi felsefeleri bunu rasyonelleştirir. Eğitimde fırsat eşitliği de dikkatleri okul öncesi eşitsizliklerden uzaklaştırıp okul ve sonrası fırsatlara (herkese eşit merkezi sınav sistemi, burslar, ucuz öğrenci yurtları, projeler, paso kartı, indirimler vb.) çevirerek bilinci çarpıtır. Eşitsizliği normalleştiren bir sürü mekanizma vardır ama en etkililerinden biri eğitim ve okullardır. Sınavda düşük not alınca yoksul ve yoksun öğrenci kendisini suçlamasını öğrenir: Yeterince çalışmadım. Ama başarısızlığının arkasında koca bir eşitsizlik sistemi olduğunu, eğer bilgisi ve bilinci yoksa, düşünmez. Paulo Freire’nin dediği eğitim politiktir ve tarafsız değildir. Politik derken kastettiğimiz şu: Eğitime dair kararlar, egemen sınıfsal yapıyı yeniden üreten politik aktörler (hükümet gibi) tarafından alınır ve her kararda egemen sınıfların çıkarları belirleyici rol oynar. Yoksul, ezilen ve dışlanmışların bu kararlarda esamisi bile okunmaz. Hiçbir okulda eşitsizliğin asıl nedeninin zenginler (burjuvazi) olduğu anlatılmaz. Aksine mevcut eşitsizlikler, yoksulların yeterince çalışmamasına ve zeki olmamalarına bağlanır.” dedi.

“DEMOKRATİK OKULLAR DA VAR”

Dünya genelinde hiçbir ülkenin bütünsel olarak bu anlayışla eğitim vermediğini ancak çeşitli ülkelerde demokratik okulların olduğunu belirten İnal, “Zaten eleştirel pedagoglar dünyanın her yerinde varlar ve kendi derslerinde eleştirel pedagojik yöntemleri uygularlar. Geçmişte başta Freire, Ira Shor, Michael Apple, Peter McLaren ve Antonia Darder olmak üzere önde gelen eleştirel pedagoglar derslerinde diyalojik, katılımcı ve diyalektik eleştirel pedagojik yöntemleri kullandılar. Türkiye’de eleştirel pedagoji anlayışıyla yürütülen örnek eğitim süreçleri geçmişte vardı: Köy Enstitüleri. Sonrasında hiç olmadı. Çünkü merkeziyetçi sistem buna izin vermiyor” dedi.

“ASIL DEMOKRASİ MÜCADELESİ POLİTİK ALANDA OLUR”

İnal, eğitimin nasıl daha özgür ve demokratik bir süreç hâline getirilebileceğine yönelik sorumuza şu şekilde yanıt verdi: “Freire, eğitimin bireyi özgürleştirebilmesi için eğitimci ile eğitilen arasındaki ilişkinin demokratik olması gerektiğini söylemişti. Öğretmen bilgili, otorite ve yönlendirici olabilir ama öğrenci ile bilgiyi sınıfta ortak biçimde üretmesi gerekir. Orta üretim, öğrencinin kendi problemlerini ve evrensel demokratik mirası baz almalıdır. Özgürleştirme bir bilinçlendirme işidir. Bilinç, sınıfta ve dışında öğrencilerin teorik ve pratik konuları diyalektik biçimde ögrenmesini gerektirir. Demokratik sınıfta, öğrenci öğretmen kadar eşittir. Söz, yetki ve kararlara katılmada öğrenci ve öğretmen eşit konum alırlar. Böylece demokrasi bir felsefe olarak sınıfta içselleştirilmiş olur ama asıl demokrasi mücadelesi politik alanda olur. Eğitim bireyleri demokrasi mücadelesi için bilinçlendirir ve özgürleşmek için yeni bir alan açar.”

“EĞİTİM İKTİDARIN GÜÇ KULLANIMININ MEŞRUİYETİNİ YARATIYOR”

Dünyada ve Türkiye’de eğitimin iktidarlar tarafından nasıl tahakküm aracı olarak kullanıldığına yönelik sorumuza modern devletlerin ortaya çıkışında kamusal alan ve faaliyetlerin devletin denetim ve gözetimine bırakıldığını vurgulayarak söze başlayan Ünal Özmen, “Eğitim de bunlardan biri. Devlet yapısı itibarıyla sınıflı toplumun örgütüdür. Kuruluşundan yıkılışına dek az ya da çok ama mutlaka bir sınıfın tahakküm aracıdır. Bugün dünyaya egemen olan sınıf burjuvazidir. Burjuvazi gücünü mülkiyetinden, güvenlik araçlarından (Ordu, polis, istihbarat vb.) alır. Fakat her güç kullanımı istikrarlı, sürdürülebilir ve meşruiyete gereksinim duyar. Eğitim işte bu meşruiyetin üretildiği yerdir. Tüm dünyada böyledir. O nedenle eğitim, burjuvazinin lehine, emekçilerin aleyhine bilgi üretir. Fakat yoksulların bilinçlilik, örgütlülük, yönetime katılım ve denetleme gibi kamusal haklarına sahip çıkacak araçlara sahip olduğu ülkelerde onları yok sayan hatta aşağılayan içerikler daha az eğitimin konusu olur. Ne var ki Türkiye o noktada değil; eğitim kurumları, sermaye sahiplerine vasıfsız işgücü ve birey ve toplum yaşamda karşılığı olmayan niteliksiz bilgi üretim atölyeleri gibi çalışıyor” şeklinde yanıt verdi.

“AMAÇ ELEŞTİRİYİ ENGELLEMEK”

Eğitimin önemli bir parçası olan bilginin ona sahip olana güç verdiğini ifade eden Özmen, “İki güç kaynağından biri fizik, diğeri bilgidir. Bilginin üretip yönetmediği fizik kaba güç olarak kalıyor ve artık ona ihtiyaç yok. Dövüş sporları bile bilgi gerektiriyor.  Bilgisizlik özellikle bilimsel bilgiden yoksunluk insanı her alanda güçsüz bırakır. Bu da bilgiyi kontrol edenin rakibini bilgiden uzaklaştırmak ve bilgiye erişimini engellemek isteyeceği anlamına gelir. Ekonomide zenginin daha zenginleşmesine, yoksulun daha yoksullaşmasına yol açan eşitsizliğin eğitimde de aynı paralelde görülmesi, bilgiyi tekeline tutan zenginlerin, yoksula sosyal sermaye olacak bilgiyi paylaşmamasından hatta çarpıtarak iletmesindendir. Egemen ideoloji bilginin yayılmasını ve ona sahip olma olanaklarını kısıtlayarak halkı güçsüzleştirirken daha az ve değersiz bilgiyle kendi gücünü inşa eder. Kırk, özellikle de son yirmi yıldır toplum önünü görecek, günlük yaşamda kullanacağı ve doğru siyasal tercihlerde bulunacağı bilgi ve beceriden uzak tutulmaya çalışıldı. Eğitim, bireyin doğal olarak toplumun tercihini yönetme ve değiştirme işidir. Bu onun sahip olduğu olmak istediği değerleri değiştirmeyi de gerektirir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli olarak adlandırılan yeni müfredatların, İnsanları olmayan dünyaya değerlerine yönlendirmesi rastlantı değildir. Amaç toplumun, olacakları ve olup bitenlerin eleştiriye tabi tutulmasını engellemektir. Aksi halde, Süleyman Demirel’i adını taşıyan üniversiteyi açarken izlemiş Ispartalı vatandaşların ‘Ispatta’ya üniversiteyi biz getirdik’ dediğinde Erdoğan’ı alkışlaması nasıl mümkün olabilirdi” dedi.

“ELEŞTİREL PEDAGOJİ OLMASI GEREKENİ VURGULAR”

Eleştirel Pedagojnin, daha ziyade eğitim felsefesi ile ilgilendiğini yani olması gerekeni ve ilkeleri belirlediğini vurgulayan Özmen, “Bu onu kendi başına bir model yapmadığı gibi her duruma iyi gelen tek bir reçete de sunmaz. Ancak, eğitim felsefesiyle eğitim model ve politikalarını etkiler. Eleştirel pedagojinin, laboratuvarı diyeceğimiz bir model okulu yok ama bir öğretmen, bir okul, bir üniversite veya bir politikacı eğitimin kimin aleyhine kimin lehine işlediğine, kimi zayıflatıp kimi güçlendirdiğine bakarak toplumun aleyhine işleyen unsurlarla baş etmenin yollarını ve mevcut durumu tersine çevirecek yöntemleri onda bulabilir. Eleştirel Pedagoji, kurumsallığa ihtiyaç duymadan, her yerde ve her koşulda uygulanabilen bakış açısı sunar. Söylediğim gibi işaret edebileceğimiz bir eleştirel pedagoji modeli yok fakat bilimsel, laik, demokratik eğitim mücadelesine katılan hatırı sayılır bir kitle var. Kavrama yabancı da olsa, bu kitleyi modelin bileşenlerinden sayabiliriz. Yeri gelmişken 14. Eleştirel Eğitim Konferansının 3-7 Temmuz tarihinde Ankara’da toplanacağını, Eleştirel Pedagojinin yaşayan belli başlı kuramcıları bu konferansta konuşmacı olduğunu duyurmak isterim. Bu konuda hepimizin öğreneceği çok şey olduğundan eminim. Öğretmen ve akademisyenler dinleyici olarak, isterlerse  bildirileriyle bile katılabilir. Detaylı bilgiye buradan ulaşılabilir” diyerek de bir çağrı yaptı.

“EĞİTİM POLİTİK VE İDEOLOJİKTİR”

Hiçbir zaman eğitimin politik ve ideolojik yönünü vurgulamaktan çekinmediklerini belirten Ünal, “Çünkü kamusal alan politik çekişmenin meydanıdır ve eğitim ele geçirenin diğer alanları da kontrol edeceği kamusal alandır.  Uzun süren AKP iktidarı dönemi, eğitime politikanın meselesi olarak bakan bizleri doğruladı. O nedenle eğitimin özgürleşmesi ve demokratikleşmesi, genel siyasetin özgürleşmesine, ülkenin demokratikleşmesine bağlıdır diyebiliriz” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Eğitimin Geleceğinde Belediyelerin Rolü

Çocuklar İçin Gıda Güvencesizliği Eğitimi Nasıl Vuruyor?

Eşitsizliği Yıkan Eğitim: Innova Okulları