Futbolun Ruhu Öldü mü?

Futbol dünyası, özellikle Türkiye’de, her geçen gün yeni bir krizle baş başa kalıyor. Son dönemde Fenerbahçe Spor Kulübü başkanı Ali Koç’un hem Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) yönetimine hem de çeşitli odaklara yönelik sert eleştirileri gündeme geliyor.

İçinde bulunulan durum oldukça karmaşık görünüyor. Sporda şiddet, hakem krizleri, kulüpler arası çatışmalar, kulüplerin borç sarmalı ve yabancı oyuncu kuralı… Çözüm bağlamında getirilen yenilikler ise çözümü sağlamak bir yana, yeni krizler oluşturuyor; VAR sistemi durumun en kritik örneği olarak gösterilebilir.

Futbolun endüstrileşmesi krizlerin açığa çıkışını ve yayılışını etkilemiş görünüyor. Devasa tekellerin ve bahis organizasyonlarının etkisinde ilerleyen günümüz futbolunda yeni tartışmalar açığa çıkıyor.

Futbol dünyası eskiden daha mı heyecan doluydu? Futbolun ekonomisi büyüdükçe rekabet azaldı mı? Futbolun ruhu ölüyor mu? gibi futbolun özüne ve güncele dair sorulara spor yazarı Suat Başar Çağlan ile yanıtlar aradık.

Endüstrileşen futbol, tribünlerde ve sahada “futbolun ruhu”nu öldürüyor mu?

Oyunun ruhunda bir değişim olduğu kesin. Öte yandan “endüstriyel” sözcüğü bugünkü futbolu tam olarak karşılamıyor. Endüstriyel futbol 1990’larla birlikte, özellikle Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi’nin kurulmasıyla ortaya çıkan bir kavramdı. Televizyonun neredeyse tek belirleyici olması ve taraftarın müşteri olarak görülmesi gibi özellikleri vardı. 2010’larla birlikte yeni bir aşamaya girildi. Buna “post-endüstriyel futbol” veya “hakikat-sonrası futbol” denebilir. Endüstriyel futbolun ürünü ne olursa olsun maçın kendisiydi. Pazarlama faaliyetleri de forma, naklen yayın ve bilet satışı gibi maça dair öğelerdi. 

Bugünkü sosyal medya odaklı futbolda konumlar değişti. Tıpkı popülist rejimlerde olduğu gibi yeni futbolda da taraftara sahte bir söz hakkı ve öznelik duygusu veriliyor. Endüstriyel futbolun emekçisi olarak görülen futbolcu da farklı bir rolde. Birçok futbolcunun en büyük odak noktası ne kadar iyi çalıştığını veya takımına ne kadar bağlı olduğunu sosyal medya üzerinden duyurmak. 

Dolayısıyla futbol sahanın dışına kaymış, deplase olmuş, telefonlarda oynanan bir oyuna dönüşmüş gibi. 90 dakikanın kendisi bütün bu kargaşanın içinde çok daha küçük bir yer tutuyor. Popülizmin getirdiği komplo teorileri de gerçekliği giderek ortadan kaldırıyor. Bu kadar büyük bir değişim, oyunun ruhunu öldürmüyorsa bile bildiğimizden başka bir şeye dönüştürüyor.

“AYNI SORUNLAR YENİDEN ÜRETİLİYOR”

Dünyada, özellikle Türkiye’de futbolun kronikleşen belli başlı sorunları var. Bu sorunlar günden güne çeşitlilik ve artış gösteriyor. Futbolun kronikleşen sorunları neden çözülemiyor?

Dünya futbolundaki krizin belki de en büyük sebepleri bahis ve uluslararası sermaye. Bu iki etken kâr odaklılığı ve yenilginin maliyetini uç noktalara taşıyıp futbolun oyun olma niteliğini aşındırdı ve neşesini kaçırdı. Uluslararası kulüp sahiplerinin ortaya çıkışıyla birlikte rekabet, çok az sayıda kulüp ve lig arasında boğuluyor. Örneğin, bizim seviyemizdeki ülkelerden çıkan kulüpler artık Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynama hayali bile kuramıyor.

Türkiye’nin bunlara ek olarak kendi sorunları var. 1980’lerin ikinci yarısına kadar Türk futbolundaki geri kalmışlık maddi veya zihinsel imkânlardan yoksun olmanın getirdiği, tesis ve teknik bilgi eksikliği gibi defoların sonucuydu. Bugün ise bilinçli bir geri kalmışlık yaşanıyor. Elde her türlü imkân olmasına rağmen aynı sorunların yeniden üretilmesi gerek ülkeyi gerekse futbolu yönetenlerin dikkat dağıtıp kendi açıklarını gizlemesi için oldukça işlevsel. Sorunların çok büyük bölümü çözülemiyor değil çözülmüyor.

“SAHADAN UZAKLAŞTIKÇA OYUNLA KURULAN İLİŞKİ BOZULUYOR”

E- bilet, Passolig ve VAR sistemi… Yeni uygulamaları sorunlara çözüm oluşturma bağlamında nereye konumlandırabiliriz?

Hepsi aslında çözümsüzlüğü pekiştiriyor. Futboldaki adalet VAR sistemine, güvenlik ve huzur e-bilet ve Passolig’e sıkıştırılıyor. Her biri, çözmeyi iddia ettiği problemi daha da derinleştiriyor. VAR sistemi hakem tartışmasını alevlendiriyor. Passolig ailelerin planlanmamış, gelişigüzel bir aktivite olarak statta maç izlemesini önlüyor. Dahası, şiddet olayları olduğunda sorumlular yine bulunmuyor, bulunsa bile kayda değer ceza almıyor.

Gerçek adaletsizliği hakem kararlarında değil oyundaki gelir dağılımında, bazı makbul kulüplerin devlet tarafından mali ve sportif anlamda kayırılmasında aramak daha isabetli olabilir. Gerçek huzur içinse iki koşul var: Birincisi, çocuklara futbol oynayabilecekleri alanlar sağlamak. İkincisi, insanların tuttukları takımı ister stattan ister ekrandan takip edebileceği ekonomik imkanları sunmak. Çünkü sahadan uzaklaşıldıkça oyunla kurulan ilişki zayıflayıp bozuluyor ve sorunlar büyüyor.

Futbolun olmazsa olmazı tribünler… Tribünlerin toplumsal, güncel ve siyasal olaylara tepkisi günden güne azalıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle tribünlerin güncel politik potansiyelinin çoğu zaman abartıldığını düşünüyorum. Çünkü taraftarlık rasyonellikle taban tabana zıt bir pratik. Bir patronun firmasında çalışıp hakkınızı alamazken aynı patrona “Başkanım!” diye tezahürat yapabiliyorsunuz. Oyunun gücü biraz da bu akıl dışı niteliğinden geliyor.

Yine de kolektif sesin bir potansiyeli olduğu ortada. Bu sesin yeteri kadar sık duyulmamasında hükümetin baskıcı tavrı önemli bir etken. Tepki gösterenler başlarına iş geleceğini biliyor. Geldiği defalarca görüldü. Diğer yandan hayatın diğer alanlarında görmediğimiz politik tavır ve bilinci tribünlerde aramak da çok hakkaniyetli değil. Bence taraftarın atacağı ilk adım, kendi başkanıyla değil rakip kulübün taraftarıyla aynı safta olduğunu görüp buna göre hareket etmek olmalı.

“OYUNUN NABZI HER ZAMAN SAHADA ATIYOR”

Son olarak, gelecekte futbol dünyasını genel anlamda neler bekliyor? Neler öngörüyorsunuz?

Şu an bir geçiş döneminde olduğumuz söylenebilir. Dünya futbolunu yönetenler de teknoloji kullanımı, kulüp sahipliği düzeni ve turnuva yapılarına nasıl yaklaşacağına, yeni jenerasyonun oyunla ilişkisini nasıl şekillendireceğine karar verebilmiş gibi görünmüyor. 

Bence bugün iki ayrı futbol var. Birincisi, “büyük futbol”. Alt liglerde, sokaklarda, okul bahçelerinde, toprak sahalarda yarı profesyoneller, amatörler, kadınlar, gençler, çocuklar ve engelliler tarafından karın tokluğuna veya keyfine oynanmaya devam ediyor.

İkincisi ise milyonlar kazanan yıldızların, bahis reklamlarının, dev yayın ihalelerinin, havalı menajerlerin, imza törenlerinde poz kesen başkan ve siyasetçilerin havada uçuştuğu “küçük futbol”.

Formül çok karmaşık değil. Büyük futbola ne kadar yakın durursak, ya da en azından bu iki futbolu birbirine ne kadar yaklaştırırsak işler o kadar iyiye gider. Çünkü oyunun nabzı her zaman sahada atıyor. 

Sahadan uzaklaşıldığı ve futbolun bugünkü deplasmanı, yani yerinden edilme süreci devam ettiği takdirde ise elimizdeki son neşe ve aidiyet kırıntıları da kaybolup gider.  Futbol başka birçok insan uğraşı gibi kültür endüstrisine yem olur ve bir zamanlar çok iyi yapılan, çok sevilen bir uğraş olarak hatırlanmakla kalır. Halbuki oyun, böyle bir nostaljiye sığmayacak kadar büyük ve güzel.

Halil İbrahim Dinçdağ: “Ülkemizde Futbol Sahada Oynanmıyor”

Sporda Şiddet: Nasıl Önlenecek?

Barış ve Kardeşliğin Zaferi: Amedspor, Neredeyse Şampiyon!