₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Öbür taraf

“İkiçeşmelik caddesinin öbür tarafına sakın geçme” diye uyaran anne babaların çocukları büyüdü. Çoğu bu uyarıyı hala dikkate alırken ben dahil bir kısmımız “öbür” tarafa geçtik, Basmane ve İkiçeşmelik boyunca dar sokaklarda kaybolduk ve hikayelerini dinledik insanların ve mekanların. Dolayısıyla anlatacağım biraz öbür tarafın dolaylı hikayesidir.

Elbette bir durumu çözüme kavuşturma niyetiniz varsa bir tespite, bir saptamaya ihtiyacınız olacaktır. Anlamak için önce hatırlamaya gerek duyduğumuz gibi bir durumdur bu fakat çözüm, tespit etmekten çok daha fazla şey gerektirdiğinden tespit çok, çözüm azdır. Bu yazı da finalde tespit dağına taş ekleyecek olsa da asıl niyet fark ettirmektir. Anlatmak istediğim öbür tarafın bir direniş alanı olarak gündelik hayatı, insanların ritimleri ve taktikleridir.

Kapitalist modernite, gündelik hayatı görünmez bir tekrar ve tüketim alanına dönüştürürken, bazı düşünürler -iyi ki düşündüler- bu sıradan alanın aslında toplumsal üretimin, iktidarın ve öznelliğin yoğunlaştığı bir düzlem olduğunu ileri sürdü. Bu bağlamda Henri Lefebvre ve Michel de Certeau, gündelik hayatın toplumsal yapılarla ilişkisini açıklamak için iki farklı ama birbirini tamamlayan yaklaşım geliştirdi. Lefebvre için gündelik hayat, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği, zaman ve mekân ritimleriyle örülü bir yapıyken (1991), de Certeau bu yapılar içinde bireylerin taktiksel yaratıcılığına odaklandı; gündelik hayatı, stratejik düzenlemelere karşı geliştirilen mikro direnişlerin sahası olarak tanımladı (1984). Yazı boyunca “öbür taraf” olarak adlandıracağım Basmane ve çevresini hem kapitalist üretim ilişkileri  ve ritimler üzerinden hem de bireylerin mikro direnişlerinin, taktiklerinin sahası olarak kısaca tariflemeye çalışacağım. 

Henri Lefebvre, gündelik hayatı modern kapitalizmin en görünmez ideolojik düzlemi olarak ele alır. Critique of Everyday Life adlı eserinde modern kapitalist toplum, yalnızca ekonomik ilişkiler üzerinden değil, bireylerin zamanlarını, mekânlarını ve davranış ritimlerini düzenleyerek kendini yeniden üretir diye aktarır (Lefebvre, 1991, s. 97). Lefebvre’ye göre gündelik hayat, “sıradanlık” kisvesi altında ideolojik olarak yoğun bir yapıya sahiptir. Bireylerin çalışma, tüketim, boş zaman, ulaşım gibi faaliyetleri; planlama, teknoloji ve medya tarafından standartlaştırılmıştır. Bu durum, bireyin gündelik yaşam deneyimini yabancılaştırır. Lefebvre bu süreci “modernliğin kolonyalizmi” olarak nitelendirir; çünkü kapitalizm, artık sadece üretim araçlarını değil, yaşam biçimlerini de kolonileştirmiştir. Belki artık daha az yürüme, hemen hemen her yere yetişme kaygısı, bu yetişme çabasının yarattığı hız, çevreyi daha az görünür yapan şeydir. Çevreyi görünür kılsa bile detayı muğlaklaştırır, önemsizleştirir ve üzülerek belirtmek isterim ki, detay önemlidir. Caddenin “öbür” tarafının biraz daha buhulu olmasının nedenlerinden biridir bu. Sistemin yarattığı hızı bitirip bizi yürütecek, yavaşlatacak kadar değerli görülmez. En azından duracağımız, yavaşlayacağımız, bakacağımız yer orası değildir. Orası caddeden geçilirken görüldüğü kadar olan yerdir. Spotçular önünde trafiği tıkayan arabalar, çalışan Afrikalılar, ara sokaklardan çıkan sarıklı abiler, çarşaflı ablalardır. Ya o kadardır ya da belki o kadar bile değildir. 

Tüm bu muğlaklaştıran, önemsizleştiren, robotlaştıran olumsuzlukların yanında, Lefebvre’ye göre gündelik hayat ayrıca potansiyel bir “yaratıcılık” alanıdır ve “devrimci bir olanak” taşır (Lefebvre, 1991). Lefebvre’nin Rhythmanalysis: Space, Time and Everyday Life adlı eserinde şehrin sesi, ulaşım akışları, gün ışığının dönüşümü, bireyin biyolojik döngüsü gibi unsurlar bir araya gelerek yaşamın temposunu oluşturur ve modern kapitalizmin bu ritimleri çakıştırarak bireyi sürekli hız ve üretkenlik baskısı altında tuttuğunu söyler (1992, s.12) ki haklıdır. Bu durum sistem içinde bir çelişki alanıdır ve bu çelişki sistemin ritimlerini kırabilecek yeni “yaşam biçimleri” üretme potansiyelini taşıyabilir.

Michel de Certeau ise The Practice of Everyday Life adlı çalışmasında Lefebvre’nin açtığı bu alanı mikro düzeye taşır. Ona göre gündelik hayat, sıradan bireylerin sessiz ama yaratıcı eylemlerinin toplamıdır. Toplumsal düzen “stratejiler” aracılığıyla işliyorsa -devletin, kurumların, kapitalist pazarın, şehir planlamasının stratejileri- bireyler bu düzen içinde “taktikler” geliştirerek hayatta kalır (1984, s.19). Strateji, gücü elinde tutan yapının planlama kapasitesine dayanır. Örneğin bir şehir planı, harita ya da reklam kampanyası stratejiktir; çünkü mekânı ve davranışı önceden tarifler. Buna karşılık taktik, bireyin bu stratejik yapılar içinde bulduğu boşluklarda geliştirdiği anlık manevralardır. Taktik, “zayıfın zekâsıdır”; kuralları ihlal etmeden, ama onları dönüştürerek işleyen bir yaratıcılıktır (de Certeau, 1984, s.37). Gücü elinde tutanın stratejileri “öbür” taraf adına yetersiz ya da zamansız olunca, ayrıca kapsayıcı ya da eşit olmayınca, yaşayanın sesini kısan, oraları bilmeyeni hak sayan tavırlar olunca, geliştirilen manevralar kuralları ihlal etmeden gerçekleşecek taktiklerle beraber kuralları yok sayan başka unsurları da beraberinde getirmiştir. Kimse görmeden yıkılan yapılar, kimse görmeden yapılan yapılar, sömürülen emekler, olmayan stratejiye gerek duyulmayan taktikleri getirmiş, Basmane ve çevresinde kendi düzlemini yaratmıştır.

İktidar ilişkileri bakımından Lefebvre, sistemin gündeliği tamamen kolonileştirdiğini, dolayısıyla kurtuluşun yapısal bir dönüşüm gerektirdiğini savunur. De Certeau ise iktidarın hiçbir zaman tam anlamıyla hâkim olamayacağını, çünkü bireylerin her zaman küçük “açıklar” bulacağını ileri sürer ve bana kalırsa da o küçük açıklardan sızan ışık, bize daha fazla yön gösterir nitelikte olacaktır. Zira yapısal bir dönüşümün gerekliliği olan kolektivite için daha kaç fırın ekmek yememiz gerektiğini hesaplamak hala çok zor. 

Kapitalist üretim ilişkileri zaman ve mekân üzerinden bizleri şekillendirirken, bu sistemin içine sıkışan bireyin yaratıcılığı, taktiksel zekâsı ve mikro direniş biçimleri ortaya çıkar. Zira gündelik hayat hem iktidarın yeniden üretildiği hem de direnişin sessizce işlendiği bir alan olarak belirir. Hem toplumsal ve doğal ritimlerin içinde hem de bireysel taktiklerle var olma, “ben de buradayım” deme çabasına düşer birey. Caddenin “öbür” tarafında yaşananlar da tam olarak böyle bir yere denk düşer. Uzun süren planlamalar, ihaleler sonrasında restorasyon süreci başlatılan ve bir şekilde tamamlanan meydan mesela, bir ikinci el pazarına dönüşüverir akşam karanlığı çökünce. Bir düzenleme sürecinin ardından cami bahçesine denk gelecek şekilde konumlandırılan banklarda seks işçilerinin müşterilerini beklemesi bir taktik, mikro bir direniş alanı yaratımıdır. Zira görünüşte tezatlık yaşamda benzerlik vardır fakat tüm telaşenin ve sistemin yarattığı hızın içinde görünmez olurlar. 

Bir süre din kardeşimiz olan Suriyelilerin topluma iktisadi katılımı kardeşler arası bir kan davasına dönüşür. Din kardeşi olmasak bile bu sefer yaradılanı yaradandan ötürü sevmek düsturuyla emek sömürüsüne Afrikalılar dahil edilir. Muhakkak ki nöbetleşe dışlanma süreci, miras gibi aktarılagelir, kapitalist üretim ilişkilerinin bu süreci nasıl yönetebildiği muğlaklaşır. Burada mesele fark edebilmek, fark etmek için karşılaşmaktır. Cumbalarına meftun olduğumuz arka sokaklardaki bazı konakların giriş katlarında, parmakları ufak diye gelinlik-boncuk işlerinde çalıştırılan çocuklarla karşılaşabilme cesaretini gösterebilmek, o gelinliklerin hemen yakınlardaki lüküs gelinlikçilerin camekanlarına nasıl geldiğini düşleyebilmektir.

Öbür tarafın tüm insanları, seks işçileri, çocuk işçileri, tacirleri, tüccarları, türbedarları, konu komşusu, abisi, ablası, teyzesi, amcası, tüm “diğerleri”, diğer olmayan herkes gibi doğal ve toplumsal ritimlerinde, yoksulluk döngüsünde, kendi taktiklerini geliştirerek bir alan yaratımında bulunabiliyor. Kapitalist üretim ilişkileri içinde zincirin halkaları “öbür” tarafta bağlanıyor. Malumunuz bulanık su balıkçının yarı kazancı oluyor. 

Lefebvre’nin düşlediği yapısal dönüşüm mümkün mü bilmiyorum. Mümkün olacak ortamın kentsel bir tecrit alanına dönüşen caddenin öbür tarafında oluştuğu ise aşikar. Zira sömürüyü yaşayan, aslında var olan ama resmiyette yok sayılan kayıtsız Afrikalılar hala yokuşlardan inerken toplumsaldan ziyade doğal olan ritmi yaşıyor, gülüyor, şarkı söylüyor, körfezi ve gün doğumunu izliyor. Diğer gruplarda ise dayanışma ilişkileri memleketler üzerinden sağlanıyor. Herkes birbirini tanıyor. Diğer taraftan de Certeau’nun bahsini ettiği taktikler, mikro hareketler ve sistem üzerinde açılan ufak delikler çok daha görünür. Olmayan plan, gerçekleşmeyen proje, bürokrasiye takılan öneri alandaki taktiklere, mikro dönüşümlere ve hatta taktikten ve yaratıcılıktan öteye kuralsızlığa ortam hazırlıyor. Yıkılan ev, bir sonraki gün otopark olup iki gence iş kapısı yaratıyor. Kendi içinde bir düzen, bulanık suda daha kolay balık avlatırken, caddenin öbür tarafına gelmek istemeyene kolay olan kalıyor: yoksulluğu, sömürüyü, istismarı, eşitsizliği görmeden yaftalamak, tecritin duvarlarını kalınlaştırmak, alanı politize etmek. Dolayısıyla çözüm mü bilmiyorum ama karşılaşmak önemlidir. Dayatılan tüm hıza ve hızın getirdiği muğlaklığa karşı, öbür tarafın dar sokaklarına girmek, yürümek, bakmak ve görmek gerekir.

Kendi ritmimizle, öbür tarafın toplumsal ve doğal ritmini, tüm stratejilere karşı geliştirilen taktikleri, açılan delikleri anlamak, açılan deliklerden sızan gün ışığını sezmek gerekir. 

Tarihsel Belleğin Yerelde Yeniden İnşası

Kentlerin Öteki Belleği – I

Kentlerin Öteki Belleği – II

Kentlerin Öteki Belleği – III

Bir Hafıza Yarası: Hatırlanabilir Olan Nedir?

Kaynakça

Certeau, M. de. (1984). The Practice of Everyday Life. (S. Rendall, Trans.). University of California Press.

Lefebvre, H. (1991). Critique of Everyday Life: Volume 1. (J. Moore, Trans.). London: Verso.

Lefebvre, H. (1992). Rhythmanalysis: Space, Time and Everyday Life. Continuum.