Depremin üçüncü yılı geride kaldı. Geride kalanlar ise üç yıldır aralıksız bir yaşam mücadelesi veriyor. Bu mücadeleyi görmemek, yok saymak, muktedirlerin en iyi bildiği yöntemlerden biri. Süreç tüm yakıcılığıyla devam ederken Sağlık Emekçileri Sendikası ve Türk Tabipleri Birliği’nin dayanışması ve çabalarıyla, Kahramanmaraş merkezli depremin ilk gününden bu yana sahadaki çalışmalar sürüyor. Depremin üçüncü yılında da sürecin nasıl ilerlediğini, mevcut ihtiyaçların neler olduğunu ve depremi yaşayan coğrafyada psikososyal iyilik halinin ne durumda olduğunu ortaya koyan bir değerlendirme raporu hazırlandı. Bu kapsamda, uzun süredir sahada hem yaşayan hem de mücadele eden sağlık emekçilerinden sosyal hizmet uzmanlarına kadar birçok kişinin katılımıyla yürütülen bir çalışmayla sorunları görünür kılmaya ve ihtiyaçları doğrudan öznelerinden dinlenmiş oldu.
Bugün, uzun zamandır sahada olan ve raporda büyük emeği bulunan sosyolog Zeynep ve sağlık emekçisi Rengin ile raporu ve halkın mevcut durumunu konuşuyoruz.
- Öncelikle kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Hem depremi yaşamış hem de alanda hâlâ mücadele ederken bu süreci raporlarla görünür kılmaya çalışıyorsunuz. Emeklerinize sağlık. Bu rapor, önceki raporlardan farklı olarak yalnızca fiziksel hasar tespitine değil, halkın psikososyal durumuna da odaklanıyor. Bu çerçeveyi nasıl tanımlarsınız? Bölgedeki ruh hali ve toplumsal atmosferi nasıl tarif edersiniz?
Zeynep: Depremin üçüncü yılına girerken haliyle pek çok şeyin yoluna girmiş olması, insanların günlük hayatlarına deprem öncesi dönemde olduğu gibi devam etmesi bekleniyor. Özellikle şehir dışında yaşayan pek çok tanıdık ile telefonla sohbet ederken TOKİ’ler tamamlanmış, herkese dağıtılmış, konteyner kentler de kapatılmıştır gibi pek çok soru alıyoruz. Söylendiği gibi olmadığını söylediğimizde bir şaşkınlık oluyor ve üç yıl oldu hala mı bitmedi gibi cevaplar alıyoruz. Aslında bu cevapları alırken insanların inanmakta güçlük çektiklerini fark ediyorum. Hani soru sordukları kişi tanıyıp güvendikleri ben olmamış olsam muhtemelen abarttığımı da döşeneceklerdir ama haliyle üç yıl geride kalınca pek çok şeyin normale döndüğü gibi bir algı oluşuyor. Aslında doğru olan onların düşündükleri ama gerçeklikte olan bizim hala tam olarak düzelmeyen koşullarda yaşamaya devam etmemiz. Benim gibi pek çok kişide; bu kentin dışında yaşayan tanıdıklarından muhtemelen aynı tepkiyi ve şaşkınlığı yaşıyordur. İşte bu rapor tam da dışarıdan bakıldığında herkesin normalleştiğini düşündüğü ama gerçekte böyle olmadığını, bu süreç uzadıkça da buradaki insanların kimi zaman öfkeye kimi zaman umutsuzluğa kapıldığı bir sürece evrildi. Kimse artık gerçekten mutlu değil kurulan her cümlede bir ama var çünkü en temel ihtiyaçları karşılamak bu şehirde artık lüks olmuş durumda. Yağmur yağıyor her yer inşaat alanı olduğu için yerler çamur, yağmur yağmıyor her yer toz içerisinde ne yediğiniz, ne yaşadığınız alanın temiz kalması mümkün değil. Çocuğu okula götürmek istiyorsun iş makinelerinin arasından geçip gitmek zorunda kalıyor çocuklar can güvenliğini düşünüyorsun. Yaşlını çocuğunu götürebileceğin park bahçe gibi mekanlar yok, götürmek istesen aracın yoksa toplu taşıma ile bir yerden bir yere ulaşman zor. Kısacası en temel basit şeylere ulaşmak bu kadar zor olunca haliyle herkes gergin. Kimsenin kendisini sağaltabileceği alanları yok. Şehirde hiç olmadığı kadar trafik kazası vakası oluyor. Yolların kötü olması, ağır tonajlı araçların trafikte sürekli olması dışında da kimsenin kimseyi tahammülü kalmamış durumda. Herkes çok kolay öfkeleniyor. Genel bir mutsuzluk, bezmişlik hali söz konusu.
Rengin: Öncelikle üçüncü yıl raporunda psikososyal duruma odaklanmamızın sebebi daha öncesinde barınma, yeme, içme ya da sağlığın ilk etaptaki kısımları daha görünür olduğu için oraya odaklanmıştık. Ancak zamanla insanlardaki ruhsal değişimin, fiziksel değişim kadar hatta en az onun kadar hasar aldığını biliyorduk. Bunun daha görünür olması ve bununla ilgili daha fazla şey yapılması gerektiğini bir ihtiyaç olarak gördük. O yüzden bu çerçeveyi çok önemli görüyorum ve düşündüğümüzden çok daha fazlası olduğunu bu çalışmayla beraber gördük. Bunu ortaya koymuş olmak önemli. Bölgedeki ruh hali ve toplumsal atmosferi nasıl tarif ederim? Bu kayıpla ve değişmeyen düzenle birlikte insanların yaşama sevincini, umudunu, anlamlı olma ve yaşamla bağ kurma meselesini kaybettiğini görüyorum. Genel atmosfer ciddi bir boşvermişlik, hiçlik ve umutsuzluk içinde. İnsanlar daha çok yakınları için, özellikle çocukları için yaşamlarına devam ediyorlar. Toplumda genel bir kendini bırakmışlık ve boş vermişlik hali var. Son dönemde şiddet eğilimi artmış durumda. İnsanların birbirlerine sabrı yok. Belirgin görünen şeylerden biri de bu. Ayrıca ahlaki bir değişim de gözleniyor. İnsanların bir kısmı buradan ders çıkarıp iyi yaşama, iyi bir toplumda ve iyi bir insan olma meselesini önceledi. Bir kısmı ise her şeyi bıraktı: “Hiçbir şeyin anlamı yok, o zaman korunması gereken değerler de yok.” anlayışıyla hareket ediyor. Birbirlerine karşı daha kaba ya da zarar verici davranışlar görülebiliyor. Bu da ahlaki ve etik bir yoksunluk olarak belirginleşiyor.
- Çalışmada sayısal verilerden ziyade insanların deneyimlerini, duygularını ve gündelik yaşam pratiklerini anlamaya dönük niteliksel bir yöntem tercih edildi. Bu süreci nasıl organize edildi? Odak gruplarınız kimlerden oluşuyordu? Sahada veri toplama sürecinde ne tür zorluklarla karşılaştınız?
Zeynep: Odak grupları belirlerken toplumun her kesiminden insanlar olmasına dikkat ettik. Raporu TTB ve SES olarak hazırlıyorduk ama bütüncül olması amacıyla toplumun her kesiminden temsiliyeti önemsedik. Sağlık emekçileri, sosyal hizmet emekçileri, diğer kamu emekçileri, sağlık alanındaki öğrencilerden oluşan odak gruplarımızı oluşturduk. Bu gruplar aracılığı ile hem kendi alanımızda çalışanların durumunu (sağlık ve sosyal hizmet) hem de diğer kamu hizmetlerinde çalışanların durumunu bütüncül olarak değerlendirme şansımız oldu. Bunun dışında şehrin dokusuna da uygun olarak tarım işçisinden hayvancılık ile uğraşanına, genç kadın ve erkekten 65 yaş üstü kadın ve erkeğe, bakım hizmeti verenden engelli bireye, arazisi kamulaştırılan kişilere kadar geniş bir yelpaze oluşturduk. Görüşmeleri yaparken çokça zorlandığımız zamanlar oldu. Bana en tuhaf geleni de iyi olmak sizin için neyi ifade ediyor sorusuna cevap vermekte zorlanılması oldu. Çünkü iyilik halini tanımlamak için verilen cevaplar temel ihtiyaçların karşılanması noktasına düşmüş durumda. Biri için çamura batmadan yürümek iken bir başkası için tozun içerisinde kalmadan temiz bir havayı solumak halini almış durumda. Depremin yaşanmadığı bir ilde bu soruyu sorsak muhtemelen alacağımız cevaplar bu tür cevaplar olmayacaktı. Görüşmeler sonrasında soruyu ben kendime sorunca hakikaten kendime verdiğim cevapların da benzer düzeyde olduğunu fark ettim. Elektrik kesilmesin soğukta kalmamayım çünkü biliyorum ki hasta olsam bu sefer sağlık hizmeti almakla ilgili sorun yaşayacağım sonra başka şeyler çıkacak. Çalıştığım konteynerde sorun çıkmasın, damı akmasın da işlerim aksamasın vs. Bu nedenle verilen cevaplar anlaşılır gelmeye başladı, evet benim iyi olma halim de bu kadar temel şeylere düşmüş durumunda. Bunları karşılayamazsan diğer her şey sekteye uğruyor.
Rengin: TTB ve SES’in ortak bir çalışmasıydı ve bunun için özellikle TTB’deki hocalarımızdan ve SES’teki arkadaşlarımızla bir grup oluşturuldu. Daha önce benzer durumlarda edindiğimiz deneyimlerden de yola çıkarak bir ekip kuruldu. Bu ekibin içinde farklı alanlarda çalışan hocalar ve emekçiler vardı. Ardından bir görev dağılımı yapıldı; odak grup ve bireysel görüşmeleri yapacak kişiler belirlendi. Sorular hazırlandı, nasıl şekilleneceği ve hangi aşamalardan geçeceği tartışıldı, nelere odaklanılması gerektiği konuşuldu. Odak grupları mümkün olduğunca her alandan oluşturmaya çalıştık. Kamu emekçilerinin olduğu gruplar kurduk; sağlık ve sosyal hizmet emekçilerini dahil ettik. Bireysel görüşmelerde de esnafın, çiftçinin, kadınların, tütün işçilerinin, diğer işçilerin, gençlerin ve öğrencilerin yer almasına dikkat edildi. Sahada veri toplama sürecinde bazı zorluklarla karşılaştık. Bazen insanlar konuşmak istemedi ancak genel olarak insanlara ulaşabildik. Sürecin duygusal bir zorluğu vardı; hem insanlara yaşadıklarını yeniden hatırlatmak hem de o dengeyi korumak kolay değildi. Zaman zaman yoğun duygusallaşmalar yaşandı. Bu durum bizim için de zorlayıcıydı. Ben de bir depremzedeyim ve görüşmeleri yapmanın beni düşündüğümden daha fazla etkilediğini fark ettim; toparlanmam zaman aldı. Ayrıca insanlar bu konuları rahatça dile getirmekte zorlanabiliyor, sanki bireysel bir risk alıyorlarmış gibi hissedebiliyorlardı. Bu da sürecin bir diğer güçlüğüydü.
- Önceki raporlarda “hızlı inşaat yapma” güdüsünün sonuçları “sosyal cinayet” olarak tanımlanmış ve bunun kaynağının “sağlık yalnızca biyolojik sağlık değildir” yaklaşımı olduğu belirtilmişti. Bu rapor da bu bakış açısını doğrular nitelikte. Sağlık ve sosyal hizmetler açısından bu yaklaşımı nasıl değerlendirirsiniz?
Zeynep: Evet sağlıklı olmak yalnızca biyolojik olarak iyi olma değildir. Psikolojik ve sosyal olarak da iyi olma hali sağlıklı birey olmanın temel unsuru. Burada yaptığımız pek çok görüşmede insanların psikolojik olarak iyi olmadığı, kaygılı oldukları, geleceğe dair sürekli endişeli oldukları, sadece kendileri için değil yakınları için de bu kaygıyı taşıdıklarını, özellikle çocuğu olan ya da bakıma muhtaç bireyi olan ailelerde bu kaygı düzeyinin daha yoğun olduğunu görüyoruz. Sürekli yarın ne olacak, nasıl olacak, bu süreç ne kadar devam edecek sorularının yoğun şekilde bireyler tarafından sorulduğunu gördük. Ruhsal sağlık dışında kişilerin çevresindekilerle kurduğu sosyal ilişkilerde de çözülmeler yaşandığını gözlemledik. Pek çok bireysel görüşmede; dayanışma duygusunun eski günlerdeki gibi olmadığı, herkesin; kendi derdine düştüğü bu nedenle yakınlarındakine yardım edemediği bir sürecin olduğuna dair çok fazla vurgu yapıldığına tanık oldum. Destek mekanizması eskisi kadar olmadığı için yalnızlık duygusu çok fazla. Deprem sonrası engelli kalan eşine bakım hizmeti veren 65 yaş üstü bir erkekle görüştüm. Yalnız kalma duygusunu en çok hissettiğim görüşme sanırım oydu. Yakınlarının yardımcı olduğunu söylüyordu ama süreç içerisinde bu yardım mekanizması azalmış. Bir kızı var ama deprem sonrası yaşadığı yeri değiştirdiği, kendisine uzak bir yerde ikamet ettiği için eskisi kadar gelip gidemediğini söylüyordu. Kızgınlık yoktu, kızının da koşullarını anlıyordu ama engelli eşi ile yalnız kalmış olma durumu onu çok zorluyordu. Görüşme esnasında sık sık duruyor, anlatırken gözlerinin dolmasına engel olamıyordu. 65 yaş üstüsün, emeklilik maaşın yetmiyor, aynı zamanda bekçilik yapıyorsun, bir yandan yatağa bağımlı olan eşine bakıyorsun ve destek mekanizman artık yok denecek kadar az. Bunlara tanık olunca diyorsun ki evet sağlıklı olmak sadece biyolojik sağlık değil. Yaşına göre sağlıklı biriydi yani herhangi bir kronik rahatsızlığı yoktu baktığımızda ama bu işin psikolojik ve toplumsal bir tarafı da var. Yalnız kalmış olmanın, destek mekanizmasının olmamasının getirdiği bir yorgunluk, çökkünlük, mutsuzluk, umutsuzluk hali vardı.
Rengin: Bu raporda özellikle şunu görüyoruz, temel ihtiyaçlar dediğimiz mesele sadece yeme içme barınma meselesi değil, aynı zamanda insanların umut edebilme, yaşamla anlamlı bir bağ kurabilme, dayanışabilme, birlikte olabilme, sosyal kolektif alanının oluşturulabilmesi de aslında insanlar için en temel ihtiyaçlardan bir tanesiymiş. Bu alanin olmamasi ciddi bir umutsuzluk, hiçlik, anlamsızlık yaratiyor. Sağlığa baktığımızda fiziki koşullar olsun ama aynı zamanda toplumsal koşullar da iyi olsun. İnsanlar özgür, kendi katılımının olduğu alanlar bulabilsin. Bunlari da sağlığın bir parçası olarak görüyoruz. Bireysel iyilik haline hem fiziksel hem duygusal bir şeylere ihtiyaç var ama sadece bu yetmiyor kisinin kendisinin de içinde olduğu, dahil edebildiği kolektif bir alanda ve yaşamakla ilgili amacı olan alanlarda daha sağlıklı, iyi olma haline dönüp daha sağlıklı bir tablo görüyoruz.
- Altyapı eksiklikleri, devam eden barınma sorunları, ulaşım ve trafik, sosyal yaşam alanlarının yetersizliği en sık dile getirilen başlıklar. Buna ekonomik kriz, pahalılık, işsizlik ve eğitim sorunları da ekleniyor. Bu çok katmanlı kriz hali toplumun psikolojisini nasıl etkiliyor?
Zeynep: O kadar çok sorunla aynı anda uğraşmak zorunda kalmak insanları gergin, agresif, mutsuz ediyor. Tahammülsüz hale getiriyor. Konteynerde yaşıyorsunuz, kimi ailesi ile kimi yalnız. 21 metrekare alanlar. Kendinizi dinleyebileceğiniz bir alan yok. Her şey iç içe. Dışarı çıkıyorsunuz kışın her yer çamur, yazın toz. İş makineleri bütün yollarda. Çocuğunuz var okula gitmesi gerekiyor. Ekonomik durumunuzu zorlayıp servis tutabildiyseniz şanslısınız. Servis imkanı sağlayamadıysanız çocuğunuzla o çamurlu yollarda yürüyüp okula gitmek zorunda kalıyorsunuz. Kimi annelerin çocuklarının sırtında taşıdıklarına şahit oluyorsunuz neden çünkü okul şantiye alanının içerisinde kalmış ya da şantiye güzergahı üzerinde. Şimdi her gün bu eziyeti yaşayan insanın iyi olma ihtimali yok. Çocuklar okuldan geliyor, ders çalışacak alanı yok. Konteynerde kalıyorsa, konteynerlerin koşulları zaten belli 21 metrekare. Eğer deprem sonrası köylerindeki arsalarında ev yapmışlarsa orada da daha geniş kalabalık halde yaşıyorlar bu nedenle yine özel alan yok. Mahremiyet yok. Elektik kesiliyor, internet çekmiyor, ders çalışabilecekleri alanları yok. Sınava hazırlanan öğrenci tüm bu koşullarda sınava hazırlanamıyor. Bir süre sonra da kimisinde ne için uğraşıyorum gibi bir algı oluşuyor. Geleceğe dair bir belirsizlik var, ne planlıyorsun diye sorduğunda cevap verebilecek durumda değil çünkü bu sorunlarla uğraşmaktan geleceği planlamaya sıra gelmemiş. Aileler çocuklarının bu haline üzülüyor ama ellerinden bir şey gelmiyor. Yani her şey o kadar iç içe ve birbirleri ile bağlantılı ki. Şehirde yediden yetmişe herkes otostop çekiyor. Topluma taşıma ağı yetersiz. Sadece belirli güzergahlarda var. Sağanak yağmur yağıyor, yollar su içerisinde, asfalt olan yerler çökmüş, bazı konteynerleri su basıyor. Altyapı yetersiz kanalizasyon taşıyor. Nereye dönerseniz başka bir sorunla karşılaşıyorsunuz. Aracı olanlar sürekli bozuk olan yollarda araçlarının zarar görmesinden, sanayiye gidip gelmekten bıkmış durumda. Trafikte sürekli bir gerginlik hali var, hiç olmadığı kadar bu şehirde ölümlü kaza oldu son iki yılda. Herkes o kadar gergin ki kimsenin bütün bu sorunları yaşamaya tahammülü kalmamış.
Rengin: Zaten öncesinde de ekonomik olarak iyi durumda olmayan, yoksul bir kentten söz ediyoruz. Kriz hâlinde olan yapı, artan ekonomik krizle birlikte daha da derinleşti. Örneğin daha önce evi ve arabası olan biri hem evini kaybetti hem geçinmek zorunda kaldı hem de yeniden bir ev sahibi olabilmek için borç altına girdi. Deprem öncesinde belli bir maliyeti olan yaşam giderleri, sonrasında birkaç kat arttı. Ekonomik problemler derinleşti. İşsizlik bazı meslek gruplarında belirgin şekilde arttı; düşük ücretle çalışma yaygınlaştı. Pahalılık ve yeterli beslenememe gibi sorunlar ortaya çıktı. İnsanlar en temel ihtiyaçlarını karşılamakla yetiniyor; örneğin ekmek alıyor ama başka bir şey almaktan vazgeçiyor. Eğitim meselesi hem aileleri hem çocukları derinden etkiliyor. Birçok çocuk okulu bıraktı, ders başarıları düştü. Kayıplarla birlikte ya içe kapanma ya da dışa vuran bir boşvermişlik görülebiliyor. Sosyal alanların yetersizliği de önemli bir sorun. Gençlerin sağlıklı, ücretsiz, ulaşılabilir ve kendilerini ifade edebilecekleri alanların olmaması; onları şiddete, madde bağımlılığına, fuhuşa ve benzeri risklere itebiliyor. Bu doldurulamayan boşluk, yetersizlik ve aşağılık psikolojisi gibi duyguları beraberinde getiriyor. Aileler ve yetişkinler açısından da bir şeyleri değiştirememek, dönüştürememek duygusu; yetersizlik hissini ve umutsuzluğu derinleştiriyor. “Bu artık değişmeyecek, böyle gidecek” düşüncesi belirginleşiyor. Bununla birlikte şiddet ve öfke artışı da gözlemleniyor.
- Raporda geçen “deprem bölgesindeki makyajlanmış kentler” ifadesi oldukça çarpıcı. Bir bayrama hazırlanır gibi 6 Şubat’a hazırlanması, temizlenen ve süslenen caddeler depremzedelik gerçeğinin dönüştürülme biçimini gösteriyor. Bu durum halkta nasıl bir duygu ve tepki yaratıyor?
Zeynep: O görüntülerin hepsi dalga geçer gibiydi. Bir önceki sene de yine anma öncesinde yollar asfaltlanmıştı, o zaman da tepki gösterilmişti. Ama bu sene yapılan, daha ne kadar abartabilirler ki sorusunu baya üst seviyeye taşıdı. Anımsıyorsunuzdur belki, köprüye branda çekip yapılmış görüntüsü verdiler. O görüntüler gerçekten dalga geçer gibiydi. Sanırım bizim burada istisnasız her kesimden insanın tepki gösterdiği bir görüntü oldu bu. Halk bir sürü sorunla uğraşırken, bir şekilde devam etmeye çabalarken, köprüye branda asıp gerçek görüntüyü kapatmak artık insanların aklıyla dalga geçmek demekti. Bu kadarı da yapılmaz dedirten bir şey oldu çok da büyük tepki aldı.
Rengin: İnsanlar özellikle yetkililerin, kronik bir problem hâlindeki alanlara özen göstermesini, sahte bir çaba olarak görüyor. Bu durum hem gelen kişilere hem de uygulamayı yapan yerel yönetimlere karşı ciddi bir öfke yaratıyor. Samimiyetsizlik ve güvensizlik hissi ortaya çıkıyor. İnsanlar kendilerini kandırılmış gibi hissediyor; zaten çok da inanmıyorlar. Herkes bu durumu görüyor ve biliyor, bu da öfkeyi daha da artırıyor ve insanları her şeyden uzaklaştırıyor.
- Raporda hasta, yaşlı ve engelli bireylerin süreçte “görünmez bir eziyete” mahkûm edildiği vurgulanıyor. Bu görünmezlik sahada nasıl karşınıza çıkıyor? Bu gruplar hangi özgül sorunlarla karşı karşıya?
Rengin: Hasta, yaşlı ve engelli bireyler süreçte görünmez bir eziyete mahkûm edilmiş durumda. Bu görünmezlik sahada çeşitli şekillerde kendini gösteriyor. Deprem sonrası, örneğin bir hastalığı olan, yaşlı veya engelli bireylerde sorunlar daha da artmış durumda; bakım yükünü üstlenen kişiler ise azalmış. Herhangi bir probleme ulaşmaları hem ekonomik hem de fiziksel koşullar nedeniyle zorlaşıyor. Hastaneye ulaşım sadece temel bir mesele değil; özel beslenme veya özel bakım gerektiren alanlarda, malzemelerde eksiklik ve aksaklıklar yaşanıyor. Bu durum onlara özgü sorunlar olarak öne çıkıyor. Örneğin fizik tedavi üniteleri çok az; yakınları olanlar gelip gidebilirken, yoksul ve yakını olmayan yaşlı, engelli ve hasta kişiler yeme-içme ve hastaneye ulaşım konularında yalnız kalıyor. Malzeme ve sağlık hizmetlerine erişim koşulları sınırlı; sağlıklı olma hâlini sürdürebilecek ortamlar yok. Özellikle yaşlılar için bakım yükü ciddi bir problem oluşturuyor. Engelli bireyler için şehir tamamen kötü durumda; sürekli inşaat hâli ve bozuk yollar bu durumu daha da zorlaştırıyor. Özgürlüğü kısıtlı olan bu insanlar, diğerleri için sorun olmayan birçok durumu daha fazla problem olarak yaşıyor.
Zeynep: Bedensel olarak sağlıklı olan, herhangi bir rahatsızlığı olmayan bireylerin dahi yaşamakta zorlandığı bu kentte hasta, yaşlı ve engelli bireyler için şartlar çok zorlayıcı. Sağlık sistemi ile ilgili ciddi sorunlar var. Hastaneye gidebilmek sorun, erişebilirlik sorun. Engelli bireylerin kentte hareket alanı son derece sınırlı. Gidip sosyalleşebildiği bir alan yok. Yaşlı bireyler için de durum aynı. Eskiden parka gidip oturan yaşlıların gidebilecekleri park gibi sosyal alanları yok çünkü her yer inşaat alanı. Kenette; yaşlılar için depremden önce hizmet vermeye başlayan gündüzlü aktif yaşam merkezi vardı, sosyal hizmetlere bağlı bir kuruluş.. Yaşlıların bir araya gelebildiği, çeşitli sosyal aktiviteler yapabildiği, ücretsiz hizmet alabildiği bir yer. Depremden kısa bir süre sonra da hizmet vermeye tekrar başladı, depremde zarar görmemişti. Fakat oranın da kapasitesi yeterli değil. Bu tür alanların çoğaltılması gerekirken böyle bir çaba, çalışma ne yazık ki yok. Yaşlı, engelli ve hasta bireyler bu nedenle yaşadıkları hanelere sıkışmış durumda. İzole hayat sürüyorlar. Bu durum değersizlik hissini güçlendiriyor, yakınlarına yük olma düşüncesini pekiştiriyor. O nedenle yardım istemekten de kaçınıyorlar. Gittikçe içe kapanıyorlar.
- Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinleştiği belirtiliyor. Bireysel yaşamdan kamusal hizmetlere kadar bu kriz alanı nasıl genişledi? Kadınlar ve LGBTİ+’lar açısından sahada ne tür örneklerle karşılaşıyorsunuz? Bu krizden çıkmak için hangi politikalar hayata geçirilmeli?
Rengin: Bu eşitsizlik bugün başlamış bir mesele değil; zaten bakım yükünden diğer sorumluluklara kadar kadınlar daha fazla sorumluluk üstleniyor. Deprem sonrası alanın daralması, konteyner dönemleri ve daha sonra yeni yerlere geçiş ile birlikte, alanın kısıtlılığı ve genişleyen aile yapısı kadınların üzerindeki bakım yükünü daha da artırdı. Çalışan anneler açısından özellikle artırdı, hastalık, sakatlık veya vefat durumları da yükü artırıyor. Bu durum kamusal alanda da gözlemleniyor. İş yükü her iki alanda da artmış durumda; hem çocuk bakımı hem de diğer sorumluluklar kadınların üzerinde yoğunlaşıyor. Ancak, bu yükü dağıtabilecek veya kendilerini ayırabilecekleri herhangi bir alan mevcut değil. Adıyaman özelinde, LGBT bireyler açısından da görünür bir destek ya da çalışma bulunmuyor. Bireysel ilişkilerde ve kamusal alanda da destek çok sınırlı; bireysel alanda var olmakta zorlanıyorlar. Dar, sıkışmış ve herkesin gözü önünde olan meseleler, iş bulma sorunları gibi konular kadınlar ve LGBT bireyleri için daha da zorlaştırıyor. Bu durum için politikalar hayata geçirilmelidir. Kamusal alanda ebeveynlik izinleri artırılabilir; sadece kadına yüklenen sorumluluklar değil, erkekler de kısa izinler alabilir. Böylece bakım yükü aile içinde dengelenebilir ve kadınların üzerindeki baskı azaltılabilir.
Zeynep: Depremin ilk dönemlerinde değil belki ama sonraki süreçte özellikle kadına yönelik şiddet vakalarında artış gözlenmişti. Yaşam alanlarının değişmesi, dar alanda ailelerin hayatını sürdürmeye devam etmesi, hanedeki engelliye, yaşlıya, hastaya, çocuğa bakım işinin tamamen kadının üzerine kaldığını görüyoruz. İşsizlik nedeni ile kadınlar daha fazla eve kapandı ve tüm bu bakım işi, kadının ev içerisinde asli görevi haline geldi. Deprem öncesinde de bu kadının göreviymiş gibi görünüyordu ama kreş, park gibi kamusal alanlar olduğu için bakım verilen kişilerin gidebileceği yerler oluyordu. Gün içerisinde kadının kendine ayırabildiği sınırlı da olsa bir zaman oluyordu fakat şu anda bu yerlerin hiç biri yok ve bütün bu süreçleri hanede kadın üstlenmek zorunda kalıyor. Tüm bu bakım süreçlerinde ciddi bir emek var ama bu emek görünmüyor. Kadının bu emeğinin ne aile içerisinde bir kıymeti var ne de kamusal alanda. Kadının bu görünmeyen emeği değersizlik hissini pekiştiriyor. Pek çok kadına soruyoruz: “ne yapıyorsun ne iş yapıyorsun” diye “çalışmıyorum” diyor. Sonra sohbet derinleştikçe aslında gün içerisinde çocuğuna da bakıyor yan tarafında oturan yaşlısını da gözetiyor. Varsa evinde engellisi ona da bakıyor, kapısının önündeki tarlasında sebze meyvesini ekiyor, ev işlerini yapıyor. Bir günde bir sürü iş yapmış oluyor ama o bile bunların bir şey olmadığını ve günlük rutini, görevi olduğunu düşünüyor. Verdiği emeğin toplumsal değeri düşük görüldüğü için o da bunu kanıksamış durumda. Şiddeti normalleştiren, gidecek yeri olmadığı için aynı evde faili ile yaşamak zorunda kalan onlarca kadın var. Deprem sonrası bu koşullarda nereye gideceğiz kaygısı her şeyin önüne geçmiş durumda. Şiddetle mücadele ile ilgili kamusal hizmetler yeterli değil. Raporda da dile getirdik. Mevcut olan depremde ağır hasar almış sonrasında da yıkılmıştı. 3. Yılın sonunda hala kalıcı bir konukevi yapılmadı. Barınma talebi olanları geçici süre ile kabul ediyor sonrasında ise farklı bir ile nakil ediyorlar. Kadınların çoğu bu nedenle bu hizmeti istemiyor ve şiddet gördüğü alana geri dönüyor. Yani kadının bu şehirde yeni bir yaşam kurma şansı şehrin fiziksel koşulları nedeni ile mümkün olmuyor. Alanda doğrudan LGBTİ+ bireylerle ne yazık ki görüşme gerçekleştiremedik.
- Çocuklar ve gençler en kırılganlaştırılmış gruplardan biri. Okul ortamlarının eksikliği, geleceksizlik duygusu, suça sürüklenme, erken yaşta çalışma, MESEM uygulamaları, bağımlılıklar, akran zorbalığı, taciz ve istismar gibi pek çok başlık gündemde. Sahada bu başlıklar nasıl tezahür ediyor? Çocukların ve gençlerin en acil ihtiyaçları neler?
Rengin: Okul ortamlarının eksikliği, sınava hazırlanan çocukların yaşadığı fiziki yetersizlikler, kayıplar, arkadaş ve öğretmen eksiklikleri, psikososyal destek sağlanmaması gibi etkenler, çocuklarda ciddi bir kopukluk, boşvermişlik, anlamsızlık ve tükenmişlik hissi yaratıyor. Ekonomik durumun derinleşmesi ve ailelerin benzer zorluklar yaşaması nedeniyle, çocuklar bu dışsal alan eksikliklerinden dolayı suça sürüklenme, madde bağımlılığı gibi risklere daha fazla maruz kalıyor. Bu problemler hem daha küçük yaşlara inmiş durumda hem de intihar vakaları, akran zorbalığı ve denetimsizlik gibi sorunlar daha belirgin hâle gelmiş durumda. Çocuklar ve gençler toplumdan soyutlanmış, hatta itilmiş hissediyor; bireysel bir problemmiş gibi görülüyor. Gençler ve çocuklarla yapılan görüşmelerde, kendi alanlarının olmaması en çok dile getirilen sorunlardan biri. Onların sağlıklı, ücretsiz, ulaşılabilir ve güvenli şekilde konuşabilecekleri, sosyalleşebilecekleri ve ders çalışabilecekleri alanlara ihtiyaçları var. Bu merkezlerin, mahallelerin dinamiklerine ve ihtiyaçlarına göre açılması, psikososyal durumu iyileştirecek, birbirine kaynaştıracak ve karar alma süreçlerinde gençlerin de görüşlerinin alınmasını sağlayacak. Gençler kendilerini görünmez ve göz ardı edilmiş hissediyorlar. Bu nedenle, yerel merkezlerin artırılması ve sağlıklı yöntemlerle işletilmesi, çocuklar ve gençler için öncelikli bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.
Zeynep: Gençler gerçekten umutsuz. Görüşme yaptığım bireylerden biri de 19 yaşında bir gençti, depremden sonra ailesi ile yıkılan evinin yerine kurdukları konteynerde kalıyordu. Yaşadıkları koşullardan memnun değil ama nasıl işin içinden çıkacağını bilmiyor. Gelecek ile ilgili planlarını soruyorum, bilmiyorum diyor. Okula mı devam edecek yoksa bir işe mi girip çalışacak belli değil, kendi hayatı ile ilgili bir karar vermemiş. Günlük hayatını sosyal yaşantısını soruyorsun, arkadaşları ile gidebilecekleri bir yer yok. Sürekli ev ortamında, telefon ile sosyal medyada vakit geçiriyor, neden dışarı çıkmıyorsun diyorum, nereye gideyim gidecek yer yok diyor. Onda da geleceğe yönelik bir umutsuzluk hali var. Diğer yandan taciz ve istismar olaylarına ilişkin deprem sonrasında çok fazla vaka gelmeye başladı. Özellikle toplu yaşam alanlarından çok fazla sayıda ihbar geliyordu. Eskiden insanlar mahallerinde komşularını tanıyordu ama konteyner kentlerde birbirini tanımayan binlerce insan iç içe yaşamaya başladı. Güven duygusu yok. Yaşam alanları o kadar iç içe ki mahremiyet yok denecek kadar az. Toplu yaşam alanlarında ailelerin çocuklarını gözetebilmeleri zorlaşıyor. Koruyucu önleyici hizmetler de yetersiz olunca başvuru sayılarında ciddi bir artış oldu.
- İlk günden bu yana sağlık emekçilerinin yükü azalmadı. Bugün bu yük nasıl bir biçim aldı? Tükenmişlik, göç, personel eksikliği gibi sorunlar ne durumda?
Zeynep: Bugün sorsanız bakanlıklara personel açığımız yok derler. Evet önceki yıllara göre personel sayısında artış var doğru ama personel sayısındaki artışla iş yükündeki artış aynı değil. Personel sayısı iki kat arttıysa iş on kat fazla arttı. Bu durumda yine birçok işin az sayıdaki personelin üzerine yıkılması anlamına geliyor. Gelen kişi kalmak istemiyor, mecburi hizmet süresi dolduktan sonra gitmek istiyor. Şehirde bir iyileşme yok, her gün bir sürü sorunla boğuşmak zorunda, çok fazla emek harcıyor ama emeğinin karşılığını alamıyor. Sağlık personelinin teşvik ödemesi kesiliyor, döner sermaye ödemesi kesiliyor, nöbet ücretleri kesiliyor. Sosyal hizmet personelinin ise ücretleri yetersiz, görev tanımı dışında ne kadar iş varsa yaptırılıyor. Çalışma alanlarında iyileşme yok. Sağlık ve sosyal hizmet emekçileri için deprem bölgesinde çalışmak zor ama bu zor koşullarında çalışmayı cazip hale getirecek bir politikada da yok.
Rengin: Deprem sonrası hastanelerde iş yükü ciddi şekilde arttı. Günlük başvuru sayısı çok fazla; hastalar elenmeden, en küçük şikâyetle bile gelmeye devam ediyor. Hastalar çoğu zaman rutin bir ilaç veya işlem için gelmese de, güvenlik nedeniyle tüm test ve işlemler uygulanıyor. Röntgen ve diğer tetkikler de risk almamak ve kendini garantiye almak adına fazla kullanılıyor. Bu durum hem halk sağlığı açısından hem de sağlık çalışanları için ek yük yaratıyor. Tüm bu sorunlara rağmen eksik elemanla çalışılmaya devam ediliyor. Dışarıdan gelenler kalmak istemiyor, uzmanlaşmış birimler çok az, fiziki koşullar yetersiz. Hastanenin yatak sayısı ve diğer alanlar sınırlı; önleyici sağlık hizmeti yeterince verilmediği için insanlar direkt olarak üçüncü basamak hastanelere başvuruyor, aile hekimliği gibi kullanılıyor. Tükenmişlik çok yüksek; personel üzerinde yönetim baskısı devam ediyor. Koşullar iyileştirilmiyor, yer değiştirmeler ve kararlar ekiplerin fikirleri alınmadan yapılıyor. Bu durum, çalışanları tükenmişliğe ve umutsuzluğa sürüklüyor. Ekonomik ve psikolojik zorluklar, deprem alanındaki şiddet, kavga ve sabırsızlık gibi sorunlarla birleşerek derinleşiyor. Göç meselesi de etkili; kamu çalışanları burada kalmak istemiyor, gelenler ise zorlanıyor veya mecburiyet nedeniyle çalışıyor. Bu nedenle iş yükü, hem nicelik hem nitelik olarak ciddi şekilde artmış ve derinleşmiş durumda.
- Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı’nın bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşmada “konutların tamamlandığı” vurgulanıyor. Ancak raporda da görüldüğü üzere, deprem süreci neredeyse yalnızca “konut” inşası üzerinden ele alınıyor. Oysa ev, yalnızca bir yapı değil; toplumsal ilişkilerin, hafızanın ve aidiyetin mekânıdır. Depremzedeler açısından “ev” ne anlama geliyor? Yapılan konutlar bu anlamı karşılayabiliyor mu?
Rengin: Ev yalnızca bir yapı değil, toplumsal ve kültürel bir alan olarak görülüyor. Depremi yaşayan insanlar evi sadece dört duvar olarak değerlendirmiyor. Bu kültürde bahçe kültürü çok önemlidir; geniş evler, çoklu odalar, yüksek tavanlar ve kendi alanlarına ait hissettikleri bahçeler, bostanlar gibi alanlar öncelikli. Ayrıca komşuluk ilişkileri ve toplulukla olan etkileşimler de evin değerini artırıyor. Deprem sonrası yapılan konutlar bu ihtiyaçları karşılamıyor. İlk başta Tokilere ev almak isteyenler, gidip gördüklerinde küçük, dar ve yetersiz buldukları için vazgeçiyor ve yerinde dönüşüm taleplerini yeniden gündeme getiriyorlar. Yeni konutlar, insanların memnun olduğu mahalleleri ve mevcut sosyal ilişkilerini göz ardı ediyor; kendilerine verilen ev, komşularının olduğu ve alışkın oldukları çevreyle bağlantılı değil. Bu durum, insanlarda ciddi bir kopukluk ve rahatsızlık yaratıyor. Sokak ve okul isimlerinin değiştirilmesi de hafızayla ilgili sorunlar yaratıyor. Örneğin Adıyaman’da iki lise vardı; insanların yarısı birinden, diğer yarısı diğerinden mezun. Bu okulların isimlerinin değiştirilmesi, bireylerin kendilerini ait hissettikleri alanları kaybetmelerine ve köksüzleşme hissine yol açıyor. İnsanlar daha yalnız, bireyselleşmiş ve aidiyet duygusunu kaybetmiş hâle geliyor. Bu durum ciddi tepkilere yol açsa da politik bir dönüşümle desteklenmiyor.
Zeynep: Hatay yerleşim anlamında biraz farklı bir şehir yani hatayı burada ikiye ayırırlar dağın bu yanı ve öte yanı diye bir ifade vardır. Dağın bu yanı dedikleri, merkezi de içeren Antakya; Defne, Samandağ, Kırıkhan gibi ilçeleri kapsıyor, dağın diğer yanı dedikleri ise Belen, İskenderun, Dörtyol, Payas civarı. Yıkım da çoğunluklu olarak Antakya merkez ve merkeze yakın ilçelerde oldu. Her ne kadar Hatay büyükşehir kapsamında bir kent olsa da yapısı çok farklı. Büyükşehir olmadan önce köy olarak geçen yerler büyükşehir olma sonrasında mahalle statüsü kazanmış. Merkezde soy isminizden hangi mahalleden (köyden) olduğunuz anlaşılır. Ben 12 yıldır bu şehirdeyim, ilk çalışmaya başladığım dönemlerde uzun süre alanda çalıştım, engelli ve yaşlı hane ziyaretleri yapıyordum. O dönem bunu fark etmiştim. Nasıl bilebiliyorsunuz soy isminden hangi mahallede yaşadığını diye sorduğunda. Burada insanlar genellikle kendine yakın bulduğu aidiyet hissettiği yerde yaşar, diğer mahallelere yerleşmez demişlerdi. İlkokul çağından beri Büyükşehir‘de yaşamış biri olarak bu bana çok tuhaf gelmişti. Şöyle düşünün Ankara gibi bir ilde bir apartman dairesinde yaşıyorsunuz ve apartmanınızda bırakın sadece Ankaralıları Türkiye’nin bir çok farklı yerinden gelip yerleşmiş insanlarla aynı apartmanda yaşıyorsunuz. Sizinle aynı köyden, mahalleden, memleketten birileri ile aynı apartmanda olabilmek lükstü benim için. Şimdi böyle bir yaşam tarzı varken Tokiler ile bu mümkün olmayacak. Bir ilçede yapılan birde fazla Tokide o ilçedeki pek çok farklı mahalleden insanla aynı binada bir arada yaşam yaşamaya başlayacaklar. Bu durum benim için çok normalken buradaki insanlar için çok tedirgin edici, güven vermeyen bir durumu neden oluyor. Bütün düzenlerinin, kültürel kimliklerinin bozulacağına dair yoğun bir inanç var. Toki de yaşamak onlar için bir aidiyet hissi vermiyor tersine korkutuyor. Bu nedenle de yeni yaşam yerleri olacak olan tokiler sıcak bir yuvadan ziyade nasıl olacağını bilemedikleri, tedirgin oldukları karmaşık bir yapı olarak görüyor. İnsanlarda yıkılan evlerimizin yerine güvenli huzurlu TOKİ‘de yaşayacağız gibi bir algı yok. Büyük bir mahallede yaşayan herkesin bir şekilde bir biri ile akraba olduğu, tanıdığı, 7 kuşaktır bildiği insanlarla dolu bir mahalleden hiç bilmedikleri kişilerle aynı binada oturma fikri ciddi güvensizlik ve korku yaratıyor. Bu, bu şehre özgü bir durum.
- Son dönemde arazilere el konulması, yıkılan evlerin borçlarının devam etmesi, yeni konutların yüksek bedellerle satılması ve geçim kaynaklarının (ağaçlar, hayvanlar vb.) yok edilmesi gibi uygulamalar bir tür mülksüzleştirme sürecine işaret ediyor. Bu durum sahada nasıl karşılık buluyor? Toplumda nasıl bir ruh hali yaratıyor?
Zeynep: Hatay özelinde en çok arazilere el konulması meselesi gündem oldu. Çünkü arazilerine el konulan kişi sayısı çok fazla. Onlarla yaptığımız görüşmelerde yıllarca çalışarak satın aldıkları arazilere el konulması ciddi bir güvensizlik yaratmış durumda. Toprağını satmak istemiyor. Ki el konulan arazilerin büyük çoğunluğu zeytinlik arazilerdi. Yıllarca emek vererek yetiştirdikleri ağaçların bir günde yerle bir edilmesi öfke yaratmış. “Direndik ama bir şey yapamadık, baş edemedik” cümlesini çok sık duyduk. Öfke ve çaresizlik duygusunu görüşmelerde çok fazla hissettim. Bu süreçte direnen ailelerin yakın çevrelerinden destek görmemeleri hali de onları umutsuzluğa sürüklemiş. Dayanışmayı yeteri kadar hissedememek, bu süreçte kapı komşusunun, yakının bu sürece duyarsız kalması durumu da onlarda yalnızlık hissini güçlendirmiş.
Rengin: Mülksüzleştirme, daha önce bahçesinde çalışıp kendi işini yapan herhangi bir bağımlılığı olmayan aileler, fabrikalarda ya da başka yerlerde çalışmak zorunda olduğu ve etrafındaki evde oturmak zorunda kalıyor ve apartmanlara taşınıyor. Çalıştığı işe göre mesela daha farklı sağlık problemleri çıkıyor. İnsanlar buna mecbur kalıyor, masraflar çok arttı böyle olduğu zaman mecburen çalışmak zorunda, bu koşullara razı gelmek zorunda oluyor. Bu mecburiyet de anlamsızlık, umutsuzluk meselesini çok daha belirginleştiriyor. Bir süre sonra da insanlar, “lanet gelsin ne olursa olsun böyle de öleceğiz, öyle de öleceğiz hiçbir şeyin anlamı yok” gibi bir algıya götürüyor.
- Deprem sonrası oluşan gönüllü dayanışma ağları bugün ne durumda? Sürdürülebilir olabildiler mi?
Rengin: Birçoğu dağılmış durumda; bunun temel nedenlerinden biri kurumsal muhatap eksiklikleri. STK’lar, ihtiyaçlarını doğru ve sağlıklı şekilde iletecek muhatap bulamıyor veya süreci tıkayan geri dönüşlerle karşılaşıyor. Bu durum, ağların sürdürülebilirliğini zorlaştırıyor. Ayrıca deprem sonrası fonların artık sağlanmaması, projelerin finansal olarak desteklenmemesi de sürdürülebilirliği olumsuz etkiliyor. Başlangıçta samimi bir gönüllü ağı mevcut olsa da, bazı kurumlar bu süreci sadece proje veya geçici bir görev olarak gördü; dolayısıyla kalıcı ve sürdürülebilir bir yapı oluşmadı. Genel olarak gönüllü dayanışma ağları, maalesef önceki dönemdeki etkisini sürdürememiş durumda.
Zeynep: Depremin ilk dönemleri ile kıyaslandığında üçüncü yılda tabi ki gönüllü dayanışma ağları kalmadı. Bunu bir eleştiri manasında değil sürecin getirdiği bu durum olarak değerlendiriyorum ben. Ama o dönem kurulan gönüllü dayanışma ağları ile hala ilişkiler devam ediyor, yani eskisi kadar gidip gelemiyor olsa bile dayanışma ağındaki o insanlar ile bir şekilde iletişimin devam etmesi ile o aradaki ilişkinin şekil değiştirdiğini görüyoruz. O dönemki dayanışmanın; süreç içerisinde arkadaşlıklara, dostluklara evrilmesi hali var. Gönüllü dayanışma ağları ile ilgili böyle bir pratik var mı bilmiyorum ama düşününce üç yıl çok uzun bir süre aslında ve üç yıl içerisinde bunu hâlâ sürdürmeye devam edebilmiş olmak, ilk dönemlerdeki gibi yoğun olmasa da o bağı hâlâ koruyabilmiş olmak benim gözümde aslında bir başarı ve de çok kıymetli.
- Raporun bütününe bakıldığında iyilik halinin bütüncül olduğu; barınma, beslenme, geçim, sağlık, bakım yükü ve kamusal hizmetlerle doğrudan ilişkili olduğu vurgulanıyor. Bu bütüncül iyilik halini nasıl tanımlarsınız? Bugün en temel eksiklik nerede?
Zeynep: Burada gerçekten insanlar tam manasıyla iyi değil. En temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorluk çekerken bu ihtiyaçlar sürekli kesintiye uğruyorken iyi olmak gerçekten mümkün değil. Sürekli elektriğiniz kesiliyor, işlerinizi yapamıyorsunuz, çamaşırlarınızı günlerce bekliyor, karanlıkta oturuyorsunuz, suyunuz kesiliyor, temizliğiniz bulaşıklarınızı yıkamıyorsunuz, çamaşırlarınızı yıkamıyorsunuz, dışarı çıkıyorsunuz yollar sürekli çamurlu bir de gözetmek zorunda olduğunuz insanlar varsa çocuklarınız yaşlının engelliniz hepsi ile aynı anda uğraşmaktan hepsini aynı anda düşünmekten hayat sizin için çekilmez oluyor. Herkesin elbet kendi özelimde başka sorunları var. Birisi arazisi kamulaştırdığı için daha üzgün, bu süreci kabullenemiyor ama elinden bir şey gelmiyor. Bir diğeri hâlâ konteynerde kaldığı ve orada yaşamanın kendini özgü sıkıntılarını çekiyor. Ama genele vurursam herhalde bu son bir yılda herkesin, istisnasız herkesin şikayet ettiği en büyük sorun alt yapı eksiklikleri. Elektrik kesintileri, su kesintileri, yolların bozuk oluşu, sürekli çalışmaların devam etmesi, kışın her yerin çamur, yazın toz toprak oluşu, toplu taşımanın düzenli istenilen sıklıkta olmayışı. Şu an gerçekten herkesin en çok şikayet ettiği meseleler. Raporda da Hatay özelinde zaten en sık ifade edilen sorunlar bunlar oldu.
Rengin: Mesela bizimle ilgili bir bina yapılmak isteniyor. Ama özellikle kamusal hizmette sosyo-kültürel kodları önemsenmiyor. Yerellerin kendi dini var. Bir yerde domlar daha çok yaşıyor başka bir yerde daha çok göçmen yaşıyor ve onların da kendi istekleri, talepleri olabilir. Mesela bir mahallede çocuk ağırlıklı bir alan var, ancak kendi renkleri, kendi çeşitliliği olan, kendilerinin de dahil olduğu bir şey olmuyor. Sürekli üstten gelen, kendilerinin de karar verdiği ve bu karar verirken bu dinamiklerin hiçbirinin görülmediği bir yapı mevcut, bu durum insanların hem oraya ait hissetmeme, bu bağı geliştirmeme, sorumluluk alma konusunda birşey yapamama gibi meseleleri çok etkiliyor. Bütüncül olmadaki en temel eksiklik aslında işin öznesi olan insanların hiçbir yerde söz hakkının olmaması; gencinden, kadınına, yaşlısından işte ne bileyim engellisine, hastasına. Mesela yollar ona göre düzenlenmiyor, şehir ona göre düzenlenmiyor. İyilik halinin oluşması icin hayvanlarin, farklı inançların, farklı dillerin gözetilerek yapılması gerekiyor.
- Sosyal dışlanmanın yaşanmadığı, dayanışma pratiklerinin yeniden örüldüğü, psikososyal iyilik ve toplumsal sağlık için vazgeçilmez gördüğünüz unsurlar nelerdir? Buradan nasıl bir ortak mücadele hattı çıkar?
Rengin: Vazgeçilmez gördüğümüz unsur, insanlarin kendi dinamiklerinin işin içerisinde olduğu, insan haklarını göz önünde bulundurduğumuz, etik kaygıyı göz önünde bulundurduğumuz bir alanın olması. Sağlıktan örnek verecek olursak, sağlığı sadece biyolojik sağlık olarak görmüyoruz. Çevre ve şehircilik bakanlığının işini düzgün yapmaması bizi sağlığa etkileyen bir mesele. Sürecte demokratik katılımının olmaması, yerel yönetimlerin yeterli olmaması sağlığı etkileyen bir mesele.
Zeynep: İnsanların yasını bile sağlıklı yaşayıp atlattıklarını düşünmüyorum. Çünkü şehirdeki her şey depremi anımsatıyor. Günlük hayatta elektiklerinizin, suyunuzun kesilmesi, arazinizin kamulaştırılması, yolların çamurlu darbeli olması gibi gibi bir sürü şey de deprem oldu ve etkileri hala devam ediyor diyerek doğrudan depremi ve oradan da kayıpları hatırlattığı için yas süreci hiç bitmiyor. Bu sürecin artık bitmesi lazım. İnsanların o eski günlerdeki gibi gezdiği sokakları, parkları ne bileyim alışveriş merkezini yerli yerinde görmesi, oralarda vakit geçirmesi gerekiyor belki. Gözünüz alabildiğince inşaat, çamur, toz görürken, bunların neden olduğu sorunları yaşıyorken bunu unutmak mümkün değil. Belki kendi içlerindeki, kendi iç dinamiklerini dayanışma duygusunu hayata geçirmek ya da anımsatmak gerekiyor. Hatay özelinde çok fazla bayram olarak nitelendirdikleri özel günleri var. Bu zamanlarda köylerde insanlar bir araya geliyor, sofralar kuruluyor, yemekler yeniyor falan. Hatay özelinde belki buralardan o dayanışma duygusunu bir arada olmanın kıymetini yeniden hatırlatacak şeyler yapılabilir. Çünkü buradaki halkın kendisinin böyle bir yaşam pratiği var. Belki bunu anımsatmak gerekiyor yeniden.
Alandaki sendikalar, meslek odaları, STK´lar vs yaşanan sorunları görünür kılmaya elbette devam edecektir. Ama bunu yaparken yerel halka da asıl öznenin kendisi olduğunu, bu mücadelenin onun yaşam mücadelesi olduğunu anımsatmakta da fayda var. Kamulaştırmaya ilişkin eylemlerde bunu gördük. Arazisi kamulaştırılıp direnen ailelere dernekler, sendikalar, meslek odaları destek verdi, eylemlerine katıldı ama o mahallede yüz yıldır birlikte yaşadığı, babadan dededen birbirini bilen insanların o alanda onların yanında olmaması durumu ciddi bir hayal kırıklığı yaratmak ile birlikte dayanışmaya olan inancı zedeledi. Belki o ilk dönemlerdeki dayanışma ruhunu yeniden canlandırmak, anımsatmak kıymetli olacak.
Konteynerdan “eve” geçmek yetmiyor: Deprem bölgesinde ruh halini belirleyen şey ne?
6 Şubat depreminin 3. yıl dönümü | Hataylı depremzede konteyner kentlerin gerçek yüzünü anlattı
#deprem #6şubat #hatay #adıyaman #dayanışma #sağlıkhakkı #barınmahakkı #kadınemeği #psikososyaldestek #gençlik #engellihakları #kamusalhizmet

