Gündüz Vassaf: “Türümüzün Tarihinde Ruhen En Hasta Olduğu Noktadayız”

Yazar, psikolog Gündüz Vassaf ile ilk bölümünü geçen hafta yayımladığımız söyleşimizin ikinci bölümü, daha çok onun uzmanlık alanına odaklandı. Vassaf’ın kitaplarında, köşe yazılarında başta İstanbul’un ve semtlerinin, zaman zaman ülkelerin yani genel anlamıyla coğrafyanın izleri sürülüyor. Doğup büyüdüğü Levent semtini, Heyamola Yayınları’nın “İstanbulum” serisi kapsamında kaleme almıştı. İstanbul’da Kedi ve Boğaziçi’nde Balık, odak noktasına bu şehri alan tarihi anlatı kitapları… Radikal gazetesinde yıllarca köşesine isim olan Uçmakdere, Trakya’da bir kasaba. Son kitabı ve ilk romanı olan, ressam Caravaggio’nun izinde dünya sanat tarihine geçit resmi yaptıran Ressamın İsyanı’nda Sicilya ve Vatikan etkisi okunuyor. 

Vassaf, coğrafyanın yazılarındaki rolüne dair soruya, uzmanlık alanı olan psikolojiyle cevap verdi; “İnsanı incelemek o kadar dallanıp budaklandı ki coğrafyayı çöpe attık” dedi. Bizim coğrafyada son zamanlarda tartışılan sokak köpekleri meselesinin sebebinin –her sorunda olduğu gibi- insan olduğunu belirtti. Bunun farkında değil miydik? Hâlbuki insan, hiçbir zaman bugün olduğu kadar kendine bakmamıştı. Selfie çekimleriyle kendimizi katlediyorduk ve psikolog yazar Vassaf, sorumuzdaki tezi daha da ileri taşıyordu: “Ruhen en hasta olduğumuz çağdayız.” Kökeni Aydınlanma Çağı’nda başlayan bireyciliğe giden, günümüzde kişisel gelişim adı altındaki spiritüel uğraşlara varan ruh yolculuğumuzun çaresi ise kendimizden çıkıp başka canlıları, dünyayı tanımak…

Buyurunuz, söyleşimizin ikinci ve son bölümüne. 

“COĞRAFYANIN PSİKOLOJİMİZE ETKİSİNDEN BAHSEDİLMEZ OLDU”

Yazılarınızda coğrafya çok önemli. Radikal gazetesindeki köşenizin adı Uçmakdere’ydi. O kasabanın adını bu kitapta da anıyorsunuz. Coğrafyanın insanlar, medeniyetler üzerindeki etkisi, İstanbul ve semtleri önemli, metinlerinizde.

Uçmakdere’yi ilk defa gördüğümde Trakya’da otomobille gidiyoruz. Bir virajı döndük, yamaca kurulmuş derme çatma evler sanki denize uçacak gibi duruyordu. Düşleyemeyeceğim bir şeydi, çarptı beni. Sonra öğrendim, Anadolu’da cennet anlamında kullanılan bir sözmüş. İsmi de çok matrak. Türkçede kurallara uymuyor. Coğrafya önemli de galiba 150-200 yıl önce kültürler, siyasi sistemler, dinler, davranışımız üzerine etkisi çok daha egemendi. Coğrafyayı unuttuk. Hâlbuki psikoloji diye bir dal var, insan davranışlarını inceleyen. Yahu bu iklim beni hiç etkilemiyor mu! Sıcak hava, soğuk hava benim davranışlarımı, kültürümü, sosyal psikolojimi, kıyafetlerimi etkilemiyor mu, hiç bahseden yok. Sıcak tabii ki insanın psikolojisini etkiler. İstanbul’da lodos olduğu zaman psikiyatri kliniklerine başvuranların sayısı artıyor ama bahsedilmez oldu coğrafyanın etkisinden. O kadar dallanıp budaklandı ki insanı inceleme, dünyayı inceleme şeyinde çok daha temel bir şey olan coğrafyayı çöpe attık. Kaş’taydım geçenlerde, bir yazı inzivasına gittim. Kaş’ın tepesi koca koca Toros Dağları. O dağların arkasındaki kültürle sahildeki kültür, konuşulan dil bile değişiyor. Bu kadar yakın mesafede… Belki ulus devlet de öldürdü coğrafyayı; milli kimlikler, milli kültürler. Hepsini tekeline almak istedi.

“KÖPEKLER ŞEHRE UYUM SAĞLIYOR, BİZ UYUMSUZUZ”

Bizim coğrafyaya gelecek olursak… Balık kitabının girişinde Paul Elrich’in bir sözü var, “İnsan başka türleri yok ederken bindiği dalı kesiyor.” Kitapta Osmanlının Batılılaşma sevdasıyla sokak köpeklerini Sivriada’ya götürdüğünü, köpeklerin birbirini yemeye başladığını, bunun da Türklerin barbar olarak anılmasına yol açtığını anlatıyorsunuz. Günümüz Türkiye’sini düşündüm. Sokak köpeklerinin uyutulması yasa tasarısıyla nasıl bir tarihi tekerrür söz konusu? 

Cevap mı bilmiyorum ama Türkiye’nin birçok şehrinde o köpekler de şehrin vatandaşları. Her yerdeler; ısırmak yok, saldırmak yok, şikâyet eden yok. Anonim cinayetlerin olduğu, intiharın, depresyonun olduğu bu şehir ne insana ne hayvana uygun. Fakat hayvan, köpek bizden çok daha rahat uyum sağlayabiliyor. Şehrin bu kadar değişmesine rağmen var olabiliyor. Biz uyumsuzuz. Gözümüze batan biz değil, şehir değil, köpek oluyor, göçmen oluyor. 

İnsanlar olarak sebep biziz ama hep bir sonuç, bir suçlu arıyoruz, öyle mi?

Hindistan’da birkaç şehirde bir şempanzenin bir türü, evlere giriyor çıkıyor, sokakta dolaşıyor hatta hırsızlık da yapıyor, evden bir şey çalıyor. Hiç “Bunları katledelim” yok. Kültürlerinde birlikte yaşamak var. Bizim de kültürümüzdeki gibi. O köpekleri biz ürettik çünkü biz besledik, biz getirdik şehirlere. Birlikte yaşayabilmek önemli ama evine kedini, köpeğini hapsedip günde iki defa çiş yapmaya çıkarmak birlikte yaşamak değil. O hayvan sevgisinden çok, sevgi açlığımızın bir ifadesi. Birbirimize gösteremediğimiz sevgiyi başka varlıklara gösterme gayretimizin bir ifadesi. 

“HER SELFİE ÇEKİLDİĞİMİZDE KENDİMİZİ KATLEDİYORUZ”

Mesele aslında insan olmak meselesi. Şimdiye dek konuştuklarımıza baktığımda insan olabilmek sorunuyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ama insan da bu çağda o kadar çok kendisi odaklı ki… Belki bugün olduğu kadar çok kendine bakmamıştır insan. Selfie ile sosyal medya paylaşımlarıyla, yapay zeka uygulamalarıyla… Yeni bir insan inşası mı söz konusu? İnsan, özünden uzaklaşmış durumda mı? 

Her selfie çektiğimizde kendimizi tekrarlayarak içimizdeki birçok ben olasılığını öldürüyoruz. Kendimize odaklanarak kendimizi katlediyoruz. Aydınlanma’ya (17-18. yüzyıllara) gitmek lazım bunun için. Dinlere; “Tamam artık yetti kardeşim, bırak! Biz de dünyayı tanıyoruz, bilimi tanıyoruz, ayın nerede olduğunu biliyoruz, senin dediklerin palavraymış…” Oradan bir cüret geldi. O cüretle de haddini bilmezlik geldi. Darwin’le de tabii… “En tepede biziz.” Bireycilik geldi. Bireycilik başta özgürlüktü; dinden, devletten, aileden özgürlük. Giderek birey fetişizmine dönüşmeye başladı, o da artık doruk noktasında. Birey patolojisi… İnsanın kanımca en patolojik hali, bugün birey hâli. Ama hâlâ sistem, “Sen bireysin, çok önemlisin, her şeye muktedirsin, yeter ki zekânı kullan. Çok çalış, ufkunu genişlet…” diyor. Hâlbuki insan, sosyal bir hayvan. Ne yaptıysak birlikte yaptık. Hatta insan türünün var olabilmesi için -çünkü çok zayıf bir tür; ne en iyi koklayan ne en hızlı koşan ne en uzağı gören ne en iyi işiten- birleşmesi gerekti. 5-10 kişi yan yana gelecekti ki o avı planlayabilecekler. İş birliğiyle, sosyalleşerek var olabildi. Beynimiz, sosyalleşmeye mecbur kaldığımız için gelişti, sonucunda konuşma yeteneğimiz gelişti. Ama şimdi tam tersi; anti sosyalleşme, ben, ben, ben… Türümüzün tarihindeki en zayıf olduğu, ruhen en hasta olduğu noktadayız, hepimiz. Bir de fiziki olarak en hasta olduğumuz noktadayız. Eskiden çocuk ölümleri çok yüksek. Çocuk, ana baba için kıymetli, bir can. Hatta o kadar can ki Amerika’nın yarısı kürtaja karşı. Hepsi yaşıyor, sağlıksızlar hastalıkla yaşamaya mecbur kalıyor. O bakımdan da en sağlıksız döneminde bu tür. İlaçlarla yaşıyoruz. Doktorların sayesinde yaşıyoruz, yoksa çoktan gitmiştik. Hâlbuki daha yeni, annemin kuşağı, penisilin kuşağı öncesi sağlıklı doğdukları için, “Sağ kalan bizimdir” olduğu için yaşayabiliyorlar.

Psikolojik olarak en hasta dönemimizde olmamızda kapitalizmin sürekli bir şey satın aldırmaya çalışmasının payı var mı?

O, Aydınlanma’dan gelen. Kapitalizmden gelen, rekabet. Bireyin yüceltilmesi ve haddini bilmezliğimiz, Aydınlanma’dan gelen. Din bize haddimizi bildiriyordu, tanrı var orada, seni cezalandıracak biri var. O gidince uçtuk gittik artık.

“KENDİMİZDE CENNETİ KİŞİSEL GELİŞİMLE DEĞİL,  BAŞKA CANLILARI TANIYARAK BULURUZ”

Antik Yunan’da da tapınağın girişinde “Kendini tanı” yazıyordu. İnsanın kendini tanıma çabası vardı.

Çabası vardı ve kendisini daha çok sanatla, tiyatroyla, felsefeyle tanıyordu. Psikologlarla değil, kâhinlerle değil. Şimdi böyle filozoflar yok. Öyle bir yaşam felsefesi yok, beyin jimnastiği felsefesi var kaç zamandır. Kant beyin jimnastiği filozofu. Zizek diye bir adam çıkıyor, laf palavrası, ne dediği belli değil. Stoacılar yaşam filozoflarıydı. “Kendini tanı”yı psikologlara havale ettik. Zaten iki bin yıldır tanımadıysak artık vazgeçelim kendimizi tanımaktan. Olmuyor bu iş. Belki hatta kendimizi tanımanın yolu, başka canlıları tanımaktan; benim Duygu’yu, benim Ahmet’i değil, başka canlıları da tanımaktan, bu gezegeni paylaştığımız bitkileri de tanımaktan… Bitkilerin adını bile bilmiyoruz, süs olmaya başladı hepsi, kullandığımız sömürdüğümüz şeyler olmaya başladı. Koptuk dünyadan. 

Konu psikologları da aşmış durumda. Kişisel gelişim adı altında birtakım spiritüel kavramlar var. 

Bilimden hayal kırıklığına uğradık. Bir ara her şeyi bilim yapardı. Dünyadaki cenneti bilim yaratamadı ama ilk çıktığında yaratmasını bekledik. Tanrıdan beklediğimizi bilimden beklemeye başladık. Olmadı. Olmayınca düzen de iflas ediyor malum, artık bunu kapitalistler de kabul ediyor çünkü ilk defa kapitalizm kelimesini kullanmaya başladılar. Eskiden komünistler kapitalizmden bahsederdi. Şimdi kapitalistler, “Kapitalizm şöyledir, böyledir” diyor. O hastalığın, çöküşün belirtisi zaten. Bilim tutmadı, dinler gitti, her ne kadar geriye dönüş olsa da eskisi gibi güçlü değil. Neyi tutturabilirsek… Yıldız falı da olabilir, yoga da olabilir, sarılmaya başladık. İnsan, kendisinde aramıyor, kaçıyor. Dinde topluluk vardı, cemaat vardı. Keza bilimde okuyordun, öğreniyordun, soruyordun, somut sonucu görüyordun. Bunlarda somuttan koptuk artık, yeni masallarımız bunlar.

Dünyada cenneti aramak diyebilir miyiz?

Kendimizde cenneti aramak. Mutluluğu aramak. İyi hissettiğinde bulduğunu zannediyor. Üç saat yoga yapıyorsun, bittikten sonra 5-10 dakika için iyi hissediyorsun. Yaparken zaten bir tür transtasın. Fakat iki hafta sonra da intihar ediyorsun ya da boşanıyorsun. Kafayı yiyorsun, psikoloğa gidiyorsun, yıldız falını da karıştırıyorsun. AVM gibi…

Aslında doğru yol nedir? Kendimizde cenneti, mutluluğu nasıl buluruz?

Birlikte… Başka canlıları tanıyarak, dünyamızı tanıyarak. Tam tersini yapıyoruz. Yok ediyoruz. Başka canlıları, doğamızı, dünyayı, birbirimizi yok ediyoruz. Tek başımıza kalıyoruz. “Benim gibi yogayı seven üç arkadaşım, yıldız falına bakan beş arkadaşım…” Bu, birlikte bir şey yapmak değil; bu, birlikte kaçmak.

“BİR TANE SOSYAL BİLİMCİ, BARIŞIN DİNAMİKLERİNİ ARAŞTIRSIN”

Savaşlar da birlikte çıkarılıyor. Sadece bir araya gelmek de çözüm değil galiba.

Bir araya gelince savaşıyoruz. Tek başına kimse savaşmıyor ama Birleşmiş Milletler kurulduğunda giriş cümlesi; “Savaşlar insan beyninde başlar, orada bitmelidir.” Gene masal. Savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyoruz. Türümüz böyledir. Savaş, türümüzde kaçınılmazdır. O zaman, “Bu dünya böyle…” Böyle inanırsan tabii ki hep savaş olacak. Bana saldıracaklar diye silahlanacaksın. Hâlbuki o yalandan kurtulmak lazım. Çünkü türümüz ne kalıtımsal olarak ne kültürel olarak böyle. Evet, saldırganlık var ama kaçınılmaz değil. Kanıtı, kalıtımsal olarak koptuğumuz başka türler. En yakın türlerimiz şempanzelerle DNA yapımız yüzde 99 aynı, durup dururken savaşıyorlar. Bonoboları yeni bulduk, 40- 50 yıl önce, şempanzelerle aynı derecede DNA’mızı taşıyor, onlarda sıfır saldırganlık. Şempanzelerin hâkimiyet için birbirlerine falan saldırdığı yerde bunlar sevişiyor. Kalıtımsal olarak o da var bende, tersi de var. Türümüzün tarihindeki barış dönemleri, savaş dönemlerinden çok daha fazla. İspanya’da  Endülüsler 300-400 yıl hiç savaşmıyor. Japonya’da, Afrika’da hiç savaş olmayan dönemler var. Niçin, ne olmuş, nedir dinamikleri, araştıran yok ama hala I. Dünya Savaşı neden çıktı diye kitap yazılıyor. Bir tane sosyal bilimci araştırsın; barışın dinamikleri nedir? Toplumu barışçıl kılan, 300-400 yıl, neydi bunun sırrı? Toplumu ona göre düzenlemeye çalışmak, ona göre düzenler kurmak. Psikoloji, benim yetiştiğim dal, askeri psikoloji diye bir dal var, barış psikolojisi yok. Felakete, kötüye odaklanmışız. Bizden kaynaklanıyor ama kaçınılmaz değil. Bunlar bilinsin ki şapkamızı önümüze koyup düşünmeye başlayalım. En büyük belamız savaş kaçınılmazdır diye inanırsak o zaman boş ver. Mostar kitabında yazdım bunları. Yetmiyor yazmak, daha çok konuşmamız lazım. Şu argümanlara başımızı sallıyoruz. Yine savaş, hep savaşıyoruz. 5 kişi konuşuyor, arkadaşların arasında. Hayır, böyle değil diye tezini anlatmaya kalksan sıkıcı olacağım diye korkuyorsun, manyağın tekiyim diye bana bakacaklar diyorsun. Çünkü herkes hemfikir zaten, savaş kaçınılmaz. Süs olarak söyleyecekler ki otomobilin modasına geçelim. Ama önce şuna bir dokunalım; “Savaş var, açlık var, ah ne kötü!” Vicdan temizleyelim, başka konulara geçelim. “Senin evinde yardımcı kadın kaç para alıyor”a geçelim. Konuşmak lazım, kaçmamak lazım.

“OH, NE GÜZEL NORMALLEŞİYORLAR!!

Pek çok sorundan bahsettik. Dünya bir sorunlar yumağı. Son gönlerde de Türkiye’de en çok duyduğumuz kelimelerden biri, normalleşme. Normal nedir, nasıl normalleşilir?

Covid döneminde de normalleşme devreye girmişti. Normalleşme diye bir şey yok çünkü değişen bir dünyada yaşıyoruz. Covid döneminde de söylemiştim, eski dünyaya dönmek kast ediliyorsa dönmeyelim daha iyi çünkü rezalet bir yerdi. Şimdi yine normalleşme… Türkiye’de tek adam siyaseti denilenden önceki dünyaysa tabii ki iki adam otursunlar, konuşsunlar, bayram tebriki, çay içsinler, normalleşme oysa bu bir kâbus zaten. Siyasi liderlerin konuştuğu, ittifak yaptığı, koalisyon yaptığı döneme, “Öyle bir şey olmasın, o kâbustu” dendiği için başkanlık sistemi, tek adam sistemi kuruldu. AKP ile CHP koalisyon kurar mı, denmesi bir komedi. Yeni düşünceler üretmek, yeni ufuklar yaratmak yerine hâlâ eskiyi arıyorsak iyi, peki… Dostlar alışverişte görsün ama aldanmayalım ne olur buna. Hoşumuza gidiyor bu normalleşme kelimesi. Herhalde hiçbir şey yapmadığımız, sorumluluk almadığımız, sadece şikâyet ettiğimiz için ve oy vermekle kendimizi aktif hissettiğimiz için “Oh, ne güzel, normalleşiyorlar!” Eski bu kadar çabuk unutulur mu? Kaç tane darbe oldu…

“BİR GENÇ, BİR YAŞLI SÖYLEŞİ KİTABI YAPIYORUZ”

Yazdığınız son kitap, ilk romanınız Ressamın İsyanı nasıl gidiyor?

Geri dönüş eğer okurdan tepki almaksa sıfır. Sosyal medya kullanmıyorum. Adıma açılmış bir iki site var ama okumuyorum. Sosyal medyadan önce de hiçbir kitabım için, iyi yazdın kötü yazdın diye hiç… Belki tesadüfen sokakta rastlasa ve tesadüfen tanısa bir şey olurdu, o kadar. Yani bilgim sıfır. 

İmza günlerinde, söyleşilerde yüz yüze gelmiyor musunuz okurla?

İmza günü zaten yapmıyorum, gayri samimi bir şey. Tanımadığınız birisine adını sorup yazmak. Fakat şunu söyleyebilirim. Birkaç ay boyunca bu kitapla ilgili çok söyleşi oldu, hepsini de yaptık. Hiçbir kitap için üç dört ay boyunca bu kadar söyleşi yapılmamıştır fakat ona rağmen yayınevinin benimle hiçbir ilişkisi yok, mektuplarıma cevap vermiyorlar, kitap bir sene önceki baskı sayısında duruyor. Anlayamadığım bir muamma o da. Maalesef yayınevi ilişkiyi kesti benimle. Bu kitabı da ilk İletişim’e yollamıştım. Yarısını keselim, dediler. Hiç razı değildim. (Romanın çalışma süresi) 7 değil, 10 yılmış. Her bölüm öyle planlandı ki atılacak bir şey yoktu. Ya beğenilsin ya beğenilmesin ama atarak değil. İletişim öyle deyince Everest benimle ilişki kurmak istiyordu, onlar bastı. 

Birkaç yıl önce Nâzım Hikmet’le ilgili bir kitabınız çıkmıştı, çocuklara yönelik.

O da çocuklara yönelik değildi. Yetişkinlerle gençlerin, çocukların birlikte okuyabileceği bir kitaptı. Zaten yarısı Nâzım’ın şiirleri, öbür yarısı da benim dilimde Nâzım Hikmet’i anlatmamdı. Oğlu Mehmet Hikmet bâbında da anlatmaktı. Anne, baba, çocuk. Oğlu büyürken Nâzım Hikmet nerede? Bir aile hikâyesi kurmaktı. 

Son zamanlarda ne yazıyorsunuz?

Bir arkadaşımla söyleşiler. Karşılıklı yaptık. Bir genç, bir yaşlı… Bir tür yaşam felsefesi. Belki burada konuştuklarımız da var. Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Arkadaşlık, aşk, çalışmak, düzen, okul, yalan… Gündelik hayatta insanın hali. İzmirli Duru Uslu ile söyleştik. Birkaç defa buluştuk, Foça’da 8-10 gün kaldık, İstanbul’da bir hafta kaldık, bir iki de Zoom görüşmesi yaptık. Onlar çözüldü, şimdi üstünden geçiyorum. Herhalde dörtte üçünü yeniden yazdım, yazarken titiz olmak lazım. Bir sayfayı üç dört saatte edit ettim, yeniden yazdım.

Gündüz Vassaf: “Seçimlerimizde Özgür Olmanın Yolu, Tüketim Patolojisinden Kurtulmak”

“Gücümüz, Ezilenlerin İttifakını Kurma Becerimizde Yatmaktadır”

“Birey Dönüştükçe Toplum, Toplum Dönüştükçe Birey Değişir”