₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

“Geçici koruma” belirsizliği büyütüyor: Bir arada yaşamı kim, nasıl örgütleyecek?

Agora Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Cahide Sarı, göç ve mülteci politikalarının dünyada insan haklarıyla neden örtüşmediğini; emperyal müdahalelerin yeni dalgaları nasıl büyüttüğünü; “geçici koruma” belirsizliğinin yerel yönetimlerden sivil topluma kadar tüm aktörleri nasıl kilitlediğini ve “yoksulların ortak zemini” üzerinden bir arada yaşamın nasıl kurulabileceğini FİKİR’e anlattı.

Mültecilik vicdan başlığına sığmıyor: Sınıflar kadar sınırlar da mesele

İzmir merkezli insan hakları çalışmaları yürüten Agora Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Cahide Sarı, göç ve mülteci politikalarının insan haklarıyla ilişkisini, “geçici koruma” rejiminin belirsizliklerini, Avrupa Birliği’nin göç yönetimindeki rolünü ve yerel yönetimler ile sivil toplumun bu tabloda neden kilit aktörler olduğunu FİKİR’e değerlendirdi.

Söyleşi, bir yandan Batılı güçlerin müdahaleleriyle derinleşen göç dalgaları ve AB’nin “göçü dışsallaştıran” yaklaşımı arasındaki gerilime; diğer yandan Türkiye’de statü belirsizliği ve yoksulluk ekseninde ortak hak zemini arayışına odaklandı.

“Mülteci meselesi, insani yardıma ya da vicdan başlığına sıkıştırılınca; sınıflar kadar sınırları da sorun eden bir bakış kurmak mümkün olmuyor.”

“Önce derneğin hikâyesi”: Göçlerin İzmir’de artan temsiliyeti

Nevin Kalpalp: Söyleşiye başlarken, önce derneğin çalışmalarıyla başlayalım mı? Geriye dönüşler gündemi üzerinden ilerleyelim istiyorum.

Cahide Sarı: Olur. Ben biraz dernekten başlayayım. 2017’de İzmir’de kurduk derneği; aslında Ankara’dan geldik. En başta ekonomik, sosyal ve kültürel haklar üzerine çalışmayı konuşmuştuk ama İzmir’de mülteci meselesi daha görünür ve öne çıkan başlıklardan biriydi. Biz geldiğimizde İzmir’de çok sayıda uluslararası örgüt vardı; mülteci sayısı da yüksekti. 2015, İzmir’de yoğunluğun arttığı dönemlerden biriydi. Sonrasında karşıya geçişlerle birlikte hem Suriye’den gelişler devam etti hem de adalara geçişler arttı. Bu sayısal yoğunlukla birlikte, insan hakları gündeminde yıllarca görece arka planda kalan mülteci meselesine daha fazla eğilmek durumunda kaldık.

İzmir özelinden konuşuyorduk, değil mi?

Evet; ama İzmir, daha genel bir sorunu da görünür kılıyor. 2011’den bugüne, Suriye’de iç savaşın başlamasından geriye dönüşlerin konuşulmaya başladığı 15-16 yıllık süreçte, insan hakları hareketi içinde mülteci meselesi çoğu zaman arka planda kaldı. Çok güncel, can yakıcı ve ihlallerin yoğun olduğu bir alan olmasına rağmen.

Bunda, mülteci hakları alanının uzun süre insani yardım çerçevesinde ele alınmasının payı var. Oysa biz, dünyada “sınıflar kadar sınırları” da sorun etmemiz gereken bir dönemde yaşıyoruz: mal, hizmet ve finans akışı sınırları rahat geçerken; insanların hareketi vize, kota, bariyer ve güvenlik önlemleriyle zorlaştırılıyor. Sol hareketin de sınıflar kadar sınırları dert eden bir perspektife ihtiyacı var; ama bunu ne kadar oturtabildik, emin değilim.

Türkiye’deki büyük insan hakları örgütlerinde mülteci meselesi var; fakat çoğu zaman 20 Haziran Dünya Mülteci Günü’ne sıkışan, vicdan başlığında kalan bir hat görüyoruz. Elbette alandaki acil ihtiyaçlar çok büyüktü: barınma, eğitim, sağlık, ağır ihlaller, davalar, açıklamalar… Bu aciliyetin yanında kavramsal tartışmalara, sınıf ilişkisini kurmaya, analitik bir perspektif geliştirmeye yeterince vakit kalmadı.

Agora Derneği olarak, “başka türlü nasıl görmek gerekir?” sorusu etrafında kısa politika metinleri, çeviriler ve tartışma notları üretmeye çalıştık. Bir başka dert de şuydu: Türkiye’de bu alanda çalışan örgütlerin birbirinden öğrenme kanalları sınırlı. Yurt dışı deneyimlerin buraya taşınması gerekiyor.

Örneğin 2019’da Lübnan’a bir çalışma ziyareti yaptık; LGBT hakları, kadın, çalışma ve geçim kaynakları alanında çalışan mülteci örgütlerini ziyaret ettik. Lübnan’da mesele Filistin’den itibaren 70 yıllık bir deneyim; örgütlerin hem bakış açıları hem hizmet sunum kapasitesi oldukça gelişkin. Bu deneyimi taşımaya çalıştık. 2021’de de Akdeniz’de haklar için bir ağ kurduk; Lübnan’dan, Ürdün’den, Türkiye’den; sonra Tunus’tan ve kısmen Suriye’den örgütlerin birbirini görebildiği, raporlara erişebildiği bir web zemini oluşturduk; çevrimiçi buluşmalar yaptık.

Geriye dönüşler: Suriye’de güvenlik, altyapı ve hedef alınan gruplar

Bu son çalışma, ağın devamı gibiydi; bu kez geriye dönüşlere odaklandık. Geriye dönüşler 2024 Aralık’ta, 8 Aralık’ta Esad’ın Suriye’den çıkması ve Jolhane’nin iktidara gelmesiyle daha hızlı konuşulmaya başlandı. Türkiye’de Urfa, Antep gibi şehirlerde büyük sevinç gösterileri oldu; geriye dönüşlerin çok hızlanacağına dair bir beklenti oluştu. Ama bir yıl geçti; rakamsal olarak beklenildiği gibi bir dönüş yok.

Bunun nedeni, Suriye’de çatışmaların hâlâ sıcak olması; Kürt, Alevi, Dürzi toplulukların hedef alınması; LGBT bireylerin, kadınların ve azınlıkların risklerinin yüksek olması. Buna ek olarak çatışmalardan bağımsız büyük bir altyapı yıkımı var: eğitim, sağlık, sosyal hizmetlere erişim; yol, liman, hava yolu; istihdam ve güvenlik… Bu başlıklarda koşullar hâlâ çok sıkıntılı.

Genel olarak, mültecilerin kalma süresi uzadıkça geri dönüş oranlarının düştüğünü biliyoruz. Diğer ülke deneyimlerinde 10-15 yıl sonra başlayan geri dönüş süreçleri yüzde 20-50 bandında sınırlı kalabiliyor. Türkiye’den açıklanan rakamlarda da yaklaşık 1 milyona yakın geri dönüşten söz ediliyor; dünyadan toplam dönüş de 1.8-2 milyon civarında anılıyor. Ama Suriye’den çıkan nüfus 10 milyonu aşmış durumda; ülke içinde yerinden edilmeler de devam ediyor. Çatışmalar sürdüğü için nüfus hareketi bitmiyor.

Başlangıçta birçok kişi, Suriye’deki mal varlığına bakmak, evin durumunu görmek, aileyi getirip getirmemeye karar vermek gibi kaygılarla gidip geldi. Türkiye Cumhuriyeti devleti 2024 Aralık’tan 2025 Temmuz’a kadar üç kez Suriye’ye gidip dönme ve iki kez Türkiye’ye geri geliş hakkı tanıdı; insanlar bu fırsatla “bakıp dönme” süreci yaşadı. Uygun şart görenler döndü; bazıları şartları görüp Türkiye’de kalmaya karar verdi.

Araştırmaların bir kısmı, LGBT’lerin geri dönmeyi kesinlikle düşünmediğini; Türkiye, Lübnan, Ürdün gibi ülkelerden üçüncü ülkeye yerleştirilmeyi beklediklerini gösteriyor. Kadınlar, gençler ve çocuklar da çoğu zaman Türkiye’de kalma eğiliminde. Geri dönüş kararını sıklıkla ailede en büyük yaştaki erkek ebeveyn veriyor; karar mekanizması çoğu durumda demokratik değil. Uzun yıllar burada esnaflık yapmış, hayatını kurmuş ailelerde; çocukların eğitimini de gözeterek geri dönüşe mesafeli duruş yaygın. Bu kısa vadede değişecek gibi görünmüyor; çünkü Suriye’de “sular durulmadı” ve yeniden yapılanma için uzun bir döneme ihtiyaç var. Hastaneler, istihdam, altyapı… Dünya Bankası ve UNDP gibi büyük altyapı fonları gerektiren bir süreç söz konusu.

“Geriye dönüşler ‘beklendiği gibi’ değil; çünkü güvenlik kadar altyapı da belirleyici. Çatışma bitse bile yeniden yapılanma uzun sürecek.”

“Kontrolsüz göç” ve ucuz emek: Kayıt dışılık, örgütlenme ve yerelin rolü

Suriye’den gelen “kontrolsüz göç”ü burada nasıl konumluyorsunuz? Ucuz işgücü olarak kullanıldığı çok söyleniyor.

2011’den beri girişler yoğundu; şu an Suriye’den giriş çok fazla değil; daha çok az sayıda Alevinin Türkiye’ye geldiğini biliyoruz. Suriyeliler geldiklerinden beri tekstil, inşaat, mobilya, ayakkabı, evde parça başı üretim gibi çok farklı alanlarda iş buldular; bu işlere angaje oldular. Deprem bölgesinde yapılan TOKİ inşaatları gibi alanlarda Suriyeli emek gücüne bağımlılık gördüğümüz yerler var. Antep OSB’de, İzmir’de çeşitli OSB’lerde Suriyeli nüfusun yoğun çalıştığını, kayıt dışı çalıştırıldığını biliyoruz.

Ortak örgütlenme deneyimleri var; ama sınırlı. Önümüzdeki süreçte model oluşturabilecek sendikaların deneyimlerini paylaşması ve yaygınlaştırması çok önemli. “Hem işyerinde hem sokakta hem okulda” bir arada yaşamı nasıl örgütleyeceğiz? Bu sorunun uzun bir zamanı var.

Burada yerel yönetimler kilit aktör. Kayıtlı çalışma imkânlarından yoksun, yoksul bir nüfus var. Bu nüfusun sosyal olarak “içerebilmesi” için özellikle Suriyelilerin yaşadığı yerel yönetimlerin aktif siyaset üretmesi ve sosyal politika geliştirmesi gerekiyor. Belediyeler bugüne kadar çok programatik, yapısal olarak iyi yapılandırılmış olmasa da insani yardımın bir ucundan tuttu; yönlendirmeleri üstlendi. Muhtarlar da destek olan aktörlerden. Ama artık bir arada yaşamı örgütlemek için daha programlı sosyal politika araçları gerekiyor.

Bugüne kadar belediyeler “mülteci masaları” üzerinden yönlendirme çalışmaları yürüttü. Zaman içinde, uluslararası fon alınmadığında ya da yerel yönetim değişikliğinde bu masaların kapandığını biliyoruz. “Masa”dan çok kalıcı bir “birim” ihtiyacı var. Bazı büyükşehirlerde kentsel eşitlik ve adaletle ilgili birimler var; benzer birimlerin yaygınlaşması ve Suriyeli nüfusu da içeren ortak çalışmaların örgütlenmesi gerekiyor.

Statü belirsizliği: “Geçici koruma” kilidi

Aslında sorun en baştan Türkiye’nin coğrafi çekincesiyle başladı. “Mülteci” diyemediğimiz için misafir, ensar, geçici koruma gibi tanımlara sıkıştık. Şimdi kalanlara da isim koyamıyoruz. Bu isim konmadıkça yerel yönetimler de sivil toplum da ne yapacağını bilemiyor; çünkü kanuni altyapı belirsiz. “Geçici koruma” dünyada standart bir statü değil; Türkiye’ye özgü bir çerçeve gibi. Kim gidiyor, kim kalıyor, zorla gönderilecek mi… Belirsizlik yüzünden herkes devletten haber bekliyor.

Bazı ülkelerde, örneğin Lübnan’da geri dönüşe zorlayan pratikler var; doğrudan müdahale eden örnekler görüyoruz. Türkiye’de henüz geri dönüşe zorlama gibi bir sürecin başladığını söylemek zor; ama başlamayacağına dair de bir garanti yok. Geçmişte Suriyelilerin yoğun yaşadığı mahallelerde pogrom benzeri vakalar yaşandı. İzmir’de de tarım için gelen mültecilerin ayrımcılık ve dışlama kapsamında ciddi sıkıntılar yaşadığını biliyoruz.

Bu sorunların önemli bir kısmı yasal statüyle ilişkili. Mülteci hakları alanında hukuksal destek veren örgütler açısından da statü sorunu hep zorluk yarattı. Geçici koruma altındaki birine sunulabilecek hukuki destek sınırlı; çünkü Türkiye’deki Suriyelilerin mülteci statüsü yok. Türkiye’de statü verilmiş mülteci sayısı genel olarak çok düşük; binin altında denebilecek düzeylerde. Bu statü daha çok Rusya ya da Avrupa’dan gelen bazı gruplara verilebiliyor. O yüzden, Türkiye’de kalmayı isteyen, bir arada yaşama “tamam” diyen grubu ne diye adlandıracağız? Hakları nasıl çerçevelenecek? Haklardan kim sorumlu olacak? İhlal olduğunda ne yapılacak? Bunlar netleşmeden ilerlemek zor.

Geriye dönüş politikaları: Devlet, yerel yönetim ve sivil toplumun rolü

Geriye dönüş politikaları devlet, yargı sistemi ve kamu kurumları yanında sivil toplumun katkısıyla da şekillenebilir. Göç alan ülke ve mülteciyi gönderen ülke açısından hangi boyutlar dikkate alınmalı?

Bence ülkeler arasında dikkat edilmesi gereken ilk şey statünün netleşmesi. Avrupa’da olduğu gibi; Türkiye’de, Lübnan’da, Ürdün’de “geçici koruma” benzeri rejimler var. Statü olmadan insan hakları örgütleri de rahat hareket edemiyor. Ama statü, devletlerin ve uluslararası toplumun verdiği bir çerçeve. Bu çerçeve aşağıdan, yerelden örgütlenmezse havada kalıyor. Aşağıdan örgütlenen bir arada yaşama sosyal politikası ve bunu zorlayan sivil toplum olmadıkça bir arada yaşamı örgütlemek zor.

Türkiye açısından “gideceği varsayılan” bir kitle var; ama kalacağı kesinleşen bir grup da var. Bunları nereye koyacağız? Temel aktörler kim? İdeal tabloda: devlet/uluslararası toplum statüyü verir; yerel yönetimler aşağıdan sosyal politikayı üretir; sivil toplum politikaların hayata geçip geçmediğini izler, ihlalde başvurur, savunuculuk yapar.

Ama Türkiye’de sivil toplumun önemli bir kısmı fonlarla işleyen bir yapıda; hak temelli, tabandan örgütler sınırlı. Çünkü insani yardım ihtiyacı çok büyük. Barınmadan geçim kaynaklarına geniş bir ihtiyaç yelpazesi var; bunu sadece yerel yönetimlerin ve sivil toplumun karşılaması çok zor. Bugüne kadar BM’ye bağlı uluslararası örgütlerin karşıladığı bir hizmet skalası vardı; bu örgütlerin sahadan çekildiğini, fonların Suriye içine aktığını biliyoruz. Fonun kesildiği, kaynakların daraldığı yerde “ihtiyaçlar hâlâ baki.” O yüzden sınırlı kaynakla ne yapılacak? Hangi ilde ne öncelikli? Kadınların, LGBT mültecilerin, engelli mültecilerin ihtiyaçlarına dair envanterler çıkarılmalı.

“Statü olmadan rahat hareket edemiyoruz; ama statü de aşağıdan örgütlenmezse havada kalıyor.”

Göçün araçsallaştırılması: AB, Türkiye ve “hak rejiminin” kırıldığı yer

Devletlerin göçmen politikalarını araçsallaştırması göç haklarını nasıl etkiliyor? Bu araçsallaştırma, yerli toplumun algısını nasıl şekillendiriyor?

Suriye’de kriz başladığından beri, Türkiye’de, Lübnan’da, Ürdün’de ve Avrupa’da bu araçsallaştırmanın nasıl işlediğini yakından izledik. Türkiye’nin AB ile yaptığı geri kabul/geri dönüş anlaşması, AB’nin meseleyi nasıl gördüğünü ve insan hakları yaklaşımından nasıl uzaklaştığını net gösterdi. Türkiye ve benzeri ülkeler, mülteciler açısından “güvenli ülke” gibi konumlanıyor; AB ise “mülteci olmasına gerek yok” dediği geniş bir nüfusu geri göndermeyi normalleştiriyor. Bu yalnız Suriyelilerle sınırlı değil; Afrika’dan, çeşitli çatışmalardan kaçan birçok insanı kapsıyor.

AB, iç siyaseti açısından “kötü malzeme” üretmemek için 90’lardan itibaren mültecileri kaynağında durdurmaya dönük politika geliştirdi; Frontex gibi ajanslarla sınır rejimini sertleştirdi. Teknelerin batırıldığı, geri itmelerin yaşandığı örnekleri biliyoruz. Böylece AB, insan haklarından uzaklaşan bir aktör olarak mülteci politikasını belirledi. Akdeniz ve Ege havzasında bu çok belirgin.

Küresel düzeyde de aynı şeyi söyleyebiliriz değil mi? BM ve AB gibi yapıların bu düzeni düzeltmesi gerekiyor; ama geniş bir hak ufku açmıyorlar gibi görünüyor.

Evet. Türkiye’de mültecilere sunulan desteklerin büyük kısmı bütçeden değil, AB’den gelen kaynaklarla finanse ediliyor. Kızılay Kart gibi yardımlar AB fonlu. Okula devam eden öğrenciye destek, hükümetin kendiliğinden bulduğu bir çerçeve değil; AB’nin dünyada uyguladığı formatın parçası. AB kriteri koyuyor, kaynağı da gönderiyor.

Yani “iç politika” diye gördüğümüz birçok başlık, AB’nin belirlediği çerçeveyle ilerliyor. Bu da, hakların ulusal siyasetle değil; dış finansman ve dış politik pazarlıkla şekillenmesi anlamına geliyor.

Emperyal müdahaleler ve yeni göç dalgaları: “Mülteci” ile “göçmen” ayrımı da aşınıyor

Perspektifi biraz genişletince şunu da görüyoruz: ABD ve AB, bir yandan maddi bağımlılık ilişkileri kuruyor; diğer yandan Orta Doğu gibi bölgelerde petrol gibi rezervlere erişim için “özgürlük-demokrasi” vaatleri ile müdahalelerini meşrulaştırıp göç akımlarını da tetikliyor.

Evet. Afrika ve Orta Doğu’daki çatışmaların “kendiliğinden” gelişmediğini; yüzyıllardır süren bir dış müdahale ve bağımlılık düzeni içinde şekillendiğini biliyoruz. Yerel siyasi aktörlerin de muhalefeti bastırmak dışında sağlam politika geliştirmekte yetersiz kaldığı örnekler var.

Öte yandan mesele çatışmalarla sınırlı değil; yoksulluk çok büyük bir başlık. Mülteci kavramı literatürde savaştan/siyasi çatışmadan kaçıp sığınmak zorunda kalanları anlatıyor; göçmen ise daha çok “kendi kararıyla” yerleşenleri. Ama bugün geçim kaynaklarının yok edilmesi, nehirlerin sanayi atıklarına dönmesi, balıkçılığın bitmesi gibi süreçler yüzünden insanlar “zorunlu hareket” yaşıyor. Bu sadece Afrika ve Orta Doğu değil; Bangladeş, Hindistan’ın birçok bölgesi, Latin Amerika… Şirketlerin de parçası olduğu bir düzen var: geçim kaynakları yok edildikçe insanlar yüzlerce kilometrelik riskli rotalara mecbur kalıyor.

“Geçinebildikleri kaynaklar” meselesi de devletin bunu araçsallaştırmasıyla iç içe; kaynaklar var ama toplum zenginleşemiyor.

“Geçim” derken asgari bir şeyden bahsediyorum: insanların hayatta kalmasını sağlayan son kaynaklar dahi yok ediliyor. Bu, zorunlu hareketliliği büyütüyor. Ve bu büyüme, hak rejimlerinin sınırlarıyla çarpışıyor: Kim “mülteci”, kim “göçmen”, kim “düzensiz” diye etiketleniyor; çoğu zaman insanların gerçekliği bu etiketlerin ötesinde.

Yoksulların ortak zemini: Bir arada yaşamın gerçek hattı

Yoksullarla göçmenlerin benzer taleplerinden söz ettiniz. Bu talepleri birleştirebileceğimiz bir zemin kurulabilir mi?

Bence bir arada yaşam örgütlenebilecekse bu doğrultuda olur. Türkiye’de süreç çok yanlış başladı; sonra bazı düzeltmeler oldu. Suriyelilere dönük yardımlar yapılırken, Suriyeliler büyük oranda yoksul mahallelere yerleştirildi. İzmir’de de İstanbul’da da böyle. Orada okula çanta, gıda paketi, hijyen kiti götürüyorsunuz; ama yandaki Roman ya da Kürt komşunun geçim koşulu da çok farklı değil. Ona verip buna vermeyince gerilim büyüdü. Aynı sınıfta UNICEF damgalı çantası olan çocuk var; TC vatandaşı olan ama çantası olmayan çocuk var. Bu, gerilimi tırmandırdı.

Sonrasında “aynı sosyal durumdaki herkese” yardım vermek gibi yaklaşımlar benimsendi; bu daha doğru bir hat. Çünkü ana eksen yoksulluk: “yoksulların bir arada yaşamını” nasıl örgütleyeceğiz?

Türkiye’de mülteci karşıtı seslerin daha çok orta sınıftan geldiğini görüyoruz. Üst sınıf rahatsız değil; ucuza çalıştırıyor, üzerinden kazanç sağlıyor. Organize sanayi bölgeleriyle ilişki burada açık. Yoksullar ise aynı mahallelerde, tüm sorunlara rağmen bir şekilde yaşamayı sürdürüyor. Bu “hiç ihlal olmadı” demek değil; ama bir arada yaşamanın asgari pratikleri yoksul mahallelerde daha fazla kuruluyor.

Bu yüzden belediyeler yine kilit aktör: belediyeler bu işi örgütleyebilirse, sınıf/yoksulluk temelli bir dayanışma kurulabilir. İyi sosyal politika üretilebilirse yol alınır.

“Bir arada yaşamın ana ekseni yoksulluk: Yoksulların ortak yaşamını nasıl örgütleyeceğiz?”

“Parayı veren düdüğü çalıyor”: Güneyden güneye göç ve ayrıcalıklı hareketlilik

Popülizmin yükselişiyle birlikte şöyle bir slogan dolaşıyor: “Parayı bırakan yabancıları seviyoruz, kalanları değil.” Ukrayna’dan gelenlere Antalya’da ev satılıyor; Araplara ev satılıyor; ama onlar “mülteci” diye konuşulmuyor. Bu, farklı coğrafyalardan gelenlere farklı ev sahipliği doğuruyor.

Bu, eskiden milliyete göre daha belirgin işleyen bir ayrımdı; ama artık değişiyor: AB ve ABD dahil, her yerde “parayı veren düdüğü çalıyor.” ABD’de, AB’de yeterli paranız varsa oturum/vatandaşlık alabiliyorsunuz. Türkiye’de de parayla vatandaşlık satılmaya devam ediyor.

İstanbul’da çok lüks sitelerde ev alan Suriyeliler var; sadece Katarlılar değil. Ama bu, toplam Suriyeli nüfus içinde çok küçük bir kesim. Dünya genelinde belli bir limitin üstünde parası olan herkes istediği yerde, kendi standardından çok ödün vermeden yaşayabiliyor. Asıl kırılma, alt sınıftan gelenlerde: sınırı geçmek, özellikle yasal yollar dışında gerçekleştiğinde insanı hem sosyal statü hem sosyoekonomik pozisyon hem psikolojik olarak buduyor.

Örneğin Suriye lirasının değeri, sınırı geçen orta sınıfı burada alt sınıfa düşürebiliyor. Doktor olan biri inşaatlarda çalışmak zorunda kalabiliyor. Avukat, başka ülkede mesleğini sürdüremiyor; her şeye en baştan başlamak gerekiyor. Dil bilmemek büyük dezavantaj. Denkliği almak, dil kursu, sınavlar… Avantajlı meslekler bile en az bir-iki yıl kaybediyor.

Bu yalnız ekonomik değil; psikolojik yük de çok ağır: Suriye’de itibar gören bir kişi burada göz teması bile kurulmayan birine dönüşebiliyor; komşuluk kurulamıyor. Bu çöküntüyle başa çıkmak zor. O yüzden sosyal politika geliştirirken tüm bu yönleri kapsayan bir çerçeve gerekiyor.

Suriyelileri bu işin parçası yapmak da şart. Biz çoğu zaman “Suriyelilerin ihtiyaçları” diye onların adına konuşuyoruz; ama Türkçeleri yetersiz olabiliyor, özörgütlenmek zor. Dernek/kooperatif kurmak hâlâ sıkıntılı. Vatandaşlık statüsü olmayanların siyasal hayata katılımı çok güç.

Örneğin Urfa’da Eyyübiye Belediyesi’yle bir dönem çalışma yürüttük: Suriyeli nüfus, kayıtlı TC vatandaşı nüfustan çok daha fazla. Ama belediye merkezi bütçeden payı kayıtlı nüfus üzerinden aldığı için çöp, okul, öğretmen, hizmetler yetişmiyor. Çöp kamyonları dolaşsa da çöp birikiyor; okul sınıfları dolu; öğretmenler 60 kişiyle baş etmeye çalışıyor.

Yerel düzeyde bazı yerlerde Arapça bilen nüfus sayesinde çocuklar daha kolay kaynaşabiliyor; ama İzmir’de dil bariyeri işleri zorlaştırıyor. Kayıt dönemlerinde Suriyeli öğrenciyi okuluna kaydetmeyen müdür vakalarıyla karşılaşılıyor; dernekler araya girip “almak zorundasınız” diye müdahil olmak zorunda kalıyor. Eğitimden sağlığa, sosyal uyumdan yerel bütçe formüllerine kadar yerel aktörlerin birlikte konuşması gereken çok başlık var.

Ağzınıza sağlık, teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Cahide Hanım’ın açıklamaları ve Agora Derneği’nin tecrübeleri aracılığıyla göç ve mültecilik meselesinin yalnızca insani yardım ya da vicdani bir başlık olarak ele alınamayacağını; insan hakları, emperyal müdahaleler, sınıfsal eşitsizlikler ve yerel-demokratik siyasetle doğrudan bağlantılı yapısal bir sorun alanı olduğunu bir kez daha ortaya koyduk. 

Batılı güçlerin müdahaleleriyle derinleşen zorunlu göç hareketleri ile Avrupa Birliği’nin göçü sınırlarının dışında tutmaya dayalı politikaları arasındaki çelişki, Türkiye’de “geçici koruma” statüsünün yarattığı kalıcı belirsizlikle birleşerek hem mültecileri hem de birlikte yaşamı örgütlemekle yükümlü aktörleri kilitliyor. 

Yaptığımız röportaj, güneyden güneye zorunlu hareketlilik ile yoksulların ve mültecilerin maruz kaldığı hak kayıpları arasındaki keskin farkı görünür kılarken; bir arada yaşamın gerçek zeminini, yoksulların ortak hak mücadelesinde arıyor. Bu çerçevede, göçmen ve mülteci politikalarının statü netliği, hak temelli sosyal politikalar, güçlü yerel yönetimler ve söz hakkına sahip, tabandan örgütlenen sivil toplum olmaksızın adil ve sürdürülebilir biçimde yeniden kurulamayacağı açıkça ortaya çıkıyor.

Mülteci Karşıtı Söylemler Raporu ve Çözüm Önerileri

Mülteci-Der Raporunun İşaret Ettikleri: İhtiyaçlar ve Çözüm Önerileri

Ercüment Akdeniz: “Yerli ve Göçmen Yoksulların Talepleri Birleşmeli”

Prof. Dr. Cem Terzi: “Halkların Dayanışması Yegâne Ümittir”

Sosyolog Prof. Dr. Neşe Özgen: “Artık hepimiz sınır insanlarıyız”

Cenk Saraçoğlu: “Kapitalizmin Yıkıcılığı Göçmen Sorununu Doğuruyor”

Etiketler: geçici koruma, mülteci politikaları, göç yönetimi, insan hakları, yerel yönetimler, sosyal politika, kayıt dışı emek, geri dönüşler, AB göç politikası, yoksulluk ve göç, bir arada yaşam, Agora Derneği, Cahide Sarı, İzmir