8 Mart, kadınlar için yalnızca simgesel bir gün değil; görünmeyen emek, bakım yükü, temsil eşitsizliği ve güvenlik sorunlarının aynı anda görünür olduğu bir eşik. Uzman görüşleri ve sahadaki kadınların tanıklıkları, eşitliğin neden hâlâ gündelik hayatın en sert meselelerinden biri olduğunu gösteriyor.
8 Mart, takvimdeki simgesel bir gün olmanın ötesinde, kadınların gündelik hayatta taşıdığı eşitsizlik yüklerini görünür kılan bir eşik. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 tarihli Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu, 148 ülkede kadınlarla erkekler arasındaki farkın hâlâ tam olarak kapanmadığını; mevcut hızla gidildiğinde küresel ölçekte eşitliğe ulaşmanın 123 yılı bulacağını ortaya koyuyor.[1] Eğitim alanındaki ilerlemenin karar mekanizmalarına, ekonomik güce ve siyasal temsile aynı ölçüde yansımadığı da aynı raporda açıkça görülüyor.[1]
Bu tablo yalnızca istatistiklerden ibaret değil. Reuters’ın aktardığı Dünya Bankası değerlendirmesine göre kadınlar dünya genelinde ortalama olarak erkeklerin sahip olduğu yasal korumaların yalnızca yüzde 64’üne sahip; hiçbir ülke kadınlara tam eşit fırsat sunmuyor.[2] Aynı değerlendirme, güvenlik ve çocuk bakımı gibi alanların eşitsizliğin en belirgin başlıkları arasında yer aldığını; kadınların ücretsiz bakım emeği ile işgücüne katılımı arasındaki ilişkinin yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor.[2]
Tam da bu nedenle 8 Mart, yalnızca kutlama diliyle değil; emek, temsil, bakım, güvenlik ve eşit yurttaşlık eksenlerinde yeniden düşünülmesi gereken bir gün. Çünkü kadınların eğitimde, iş yaşamında ve kamusal alanda attığı her adıma rağmen, karar masalarına gelindiğinde aynı hızın korunmadığı açık.[1]
Eşitlik neden hâlâ masaya oturmuyor?
Kadınlar bugün daha fazla eğitim alıyor, daha fazla alanda çalışıyor, daha fazla görünür oluyor. Ancak yönetim kurullarında, siyasi partilerin karar mekanizmalarında, yüksek ücretli işlerde ve temsil alanlarında aynı artış görülmüyor. Reuters’ın aktardığı Dünya Bankası raporu, yasal düzenlemeler ile gerçek yaşam arasındaki mesafenin sürdüğünü; bakım, güvenlik, ücret şeffaflığı ve kurumsal uygulama alanlarında eşitsizliğin devam ettiğini gösteriyor.[2]

İzmir Barosu Kadın Hakları Merkezi Yürütme Kurulu Üyesi avukat Figen Özler Merder’e göre bu durum yalnızca hukuki boşluklarla açıklanamaz. Merder, eşitsizliğin tarihsel, kültürel ve ekonomik güç ilişkileri içinde yeniden üretildiğini vurguluyor. Ona göre siyasi partilerin aday belirleme süreçlerinden şirket yönetim kurullarına kadar pek çok alanda kadınların önüne “cam tavan” ve “cam uçurum” olarak tanımlanan yapısal engeller çıkıyor; kota ve geçici özel önlem gibi araçlar uygulanmadığında ilerleme son derece yavaşlıyor.
Bu tespit önemli. Çünkü kadınların emek piyasasına katılması tek başına eşitlik üretmiyor. Eşitlik, ancak gücün dağılımı değiştiğinde anlam kazanıyor. Karar alanlarında, bütçe süreçlerinde, temsil mekanizmalarında ve kurumsal yükselme hatlarında erkek egemen yapı korunduğu sürece, eğitimdeki ya da istihdamdaki artış eksik kalıyor.[1][2]
Bakım yükü mü, hayat borcu mu?
Ancak mesele yalnızca işyerindeki yükselme engelleriyle sınırlı değil. Kadınların kamusal alanda önüne çıkan duvarların önemli bir bölümü, evin içinde kuruluyor. Ücretsiz bakım emeği, çoğu zaman doğal bir sorumluluk gibi kadınların omuzlarına bırakılıyor; çocuk, yaşlı, hasta, ev içi düzen ve duygusal emek aynı bedende toplanıyor.
Merder’in dikkat çektiği nokta da tam burada yoğunlaşıyor. Kadının adeta “biyonik” bir varlık gibi düşünüldüğünü, ücretsiz bakım emeğinin görünmez kılındığını ve buna rağmen yüksek performans beklendiğini söylüyor. Ona göre çözüm de belirsiz değil: kamusal kreşler, eşit ebeveyn izinleri ve denetlenebilir sosyal politikalar.
Reuters’ın aktardığı Dünya Bankası verilerine göre kadınlar, erkeklerden ortalama 2,4 saat daha fazla ücretsiz bakım emeği harcıyor; buna karşın çocuk bakım hizmetlerinin kalite standartlarını düzenleyen mekanizmalar çok sınırlı sayıda ülkede bulunuyor.[2] Bu nedenle bakım meselesi, özel hayatın dar bir başlığı değil; ekonomik eşitsizliğin merkezinde duran siyasal bir konu.[2]
Tam da bu yüzden kadınların yaşadığı eşitsizlik, çoğu zaman iki ayrı dünya gibi ele alınsa da, işyeri ile ev arasında bölünmüyor. Ev içinde paylaşılmayan sorumluluk, iş yaşamında yavaşlayan ilerleme olarak geri dönüyor. Ekonomik bağımsızlığı zayıflatan bu yük, kadını yalnızca daha yorgun bırakmıyor; daha kırılgan, daha güvencesiz ve daha yalnız hale de getiriyor.[2]

Eşitliğin kâğıtta kalmaması için
Psikolog Dr. İlkay Mert, meselenin yalnızca mevzuatla çözülemeyeceğini, eşitliğin çoğu zaman toplumsal yaşamda değil yalnızca kâğıt üzerinde kaldığını söylüyor. Mert’e göre kadınlar aile kurumuna dahil olduktan sonra kültürel kodlar nedeniyle aynı anda çok sayıda rolden sorumlu tutuluyor ve çoğu zaman bu yükü paylaşacak gerçek bir müşterekle karşılaşmıyor.
Mert, güven duygusunun ailede başladığını, bu nedenle çözümün de bütüncül olması gerektiğini vurguluyor. Şiddetin azalması için ilk adımın aile içinde atılması, çocukların cinsiyet ayrımı gözetmeden yetiştirilmesi ve hukuki düzenlemelerin eğitimden sosyal hizmetlere kadar farklı alanlarla birlikte ele alınması gerektiğini belirtiyor.
Bu yaklaşım, dosyanın merkezindeki bağı açık hale getiriyor: bakım yükü ile güvenlik meselesi birbirinden bağımsız değil. Dünya Bankası’nın güvenlik ve bakım başlıklarını eşitsizliğin temel eksenleri arasında birlikte ele alması da bu yapısal bağı güçlendiriyor.[2]

Sahadaki sesler: Mücadele gündelik hayatın içinde sürüyor
Verilerin dili çoğu zaman soğuk. Oysa eşitsizlik, çoğu kadın için gündelik hayatın içinde, işyerinde, evde, sokakta ve hukuki süreçlerde somut bir deneyim olarak yaşanıyor.
Emekli kamu çalışanı Gülgün Yapıcı, 8 Mart’ı “kadınların toplum dengelerine göre verdiği mücadele günü” olarak tanımlıyor ve bu günü, kadınların ne kadar kalabalık olduğunu görünür kılan bir eşik olarak görüyor.
Biyolog Şenay Eyiişçi’nin cümlesi ise güvenlik meselesini yalın biçimde ortaya koyuyor: “Kadınlar evinde güvende değil. Ölmek istemiyoruz, diyorlar.”
İlkokul öğretmeni Hatice Çiğdem, 8 Mart’ın kendisi için doğrudan mücadele anlamına geldiğini söylüyor. Her alanda eşitsizlik ve ayrımcılıkla karşılaştığını, kadınları öldüren faillerin serbest bırakılabilmesinin hukuki düzlemdeki sorunları daha da görünür kıldığını ifade ediyor.

Ev emekçisi Aynur K., evde ve iş yaşamında kadına biçilmiş rollerin hâlâ güçlü biçimde korunduğunu, erkeklerin bu sorumlulukları paylaşmaya çoğu zaman yanaşmadığını anlatıyor.
Tekstil işçisi Hale U. ise 8 Mart denince aklına ilk gelen iki kelimenin “direniş” ve “güvenlik” olduğunu söylüyor.
Bu tanıklıklar, dosyanın farklı başlıklarını tek bir hatta birleştiriyor. Kadınlar yalnızca daha çok çalıştıklarını ya da daha az temsil edildiklerini söylemiyor; aynı zamanda daha güvencesiz yaşadıklarını da anlatıyor. Yani eşitsizlik, ücrette, temsilde ve görünürlükte olduğu kadar, yaşam hakkı meselesinde de kendini gösteriyor.[2]
Şiddet ve güvenlik: En sert gerçek
Bakım yükünün tek taraflı bırakıldığı, ekonomik bağımsızlığın zayıfladığı, kamusal destek mekanizmalarının yetersiz kaldığı bir düzende şiddet yalnızca münferit bir suç başlığı olarak görülemez. Şiddet, eşitsizliğin hem sonucu hem de onu yeniden üreten başlıca araçlarından biri haline geliyor. Dünya Bankası’nın değerlendirmesinde de kadınların ev içi şiddet, cinsel taciz, çocuk yaşta evlilik ve kadın cinayetlerine karşı gerekli yasal korumaların ancak yaklaşık üçte birine sahip olduğu belirtiliyor.[2]

Kadınlar için güvenlik sorunu, yalnızca sokakta gece yürümekle sınırlı değil. Evde, işyerinde, ulaşımda, adliye koridorlarında ve sosyal hizmet mekanizmalarında da belirleyici. Bu nedenle 8 Mart’ta yükselen “öldürülmek istemiyoruz” sözü, yalnızca bir slogan değil; eşitsizliğin en çıplak sonucuna karşı kurulmuş yaşamsal bir itiraz.
Burada asıl mesele, kadınların daha fazla görünür olmasından çok daha köklü. Mesele, kadınların hayatlarının ne kadar korunabildiği; emeklerinin ne kadar tanındığı; yüklerinin ne kadar paylaşıldığı ve sözlerinin ne kadar ciddiye alındığı.
Emeğin görünür, hayatın güvende olduğu bir düzen mümkün mü?
Kadınların emeği bugün evde, işte, üretimde, eğitimde ve bakım süreçlerinde hayatı ayakta tutuyor. Buna rağmen eşitlik hâlâ tam anlamıyla kurulmuş değil. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 verileri, eğitimin tek başına yetmediğini; ekonomik ve siyasal güce erişimdeki farkların sürdüğünü gösteriyor.[1] Reuters’ın aktardığı Dünya Bankası değerlendirmesi ise bakım emeği, güvenlik, ücret ve hukuki koruma alanlarındaki açıkların bu farkı derinleştirdiğini ortaya koyuyor.[2]
Bu nedenle 8 Mart, pırlanta kampanyalarının ya da boş kutlama cümlelerinin günü değil; kadınların görünmeyen emeğini, paylaşılmayan yüklerini, ertelenen eşitliğini ve güvenlik talebini konuşma günü. Dosyada konuşan uzmanların ve kadınların ortak işaret ettiği gerçek şu: Eşitlik bir temenni değil, kamusal politikalarla, hukuki güvencelerle, bakımın toplumsallaştırılmasıyla ve şiddete karşı etkili koruma mekanizmalarıyla kurulabilecek somut bir hak.[1][2]
Kadınların gelmeyen baharı, ancak bu yapısal düğümler çözülürse gelebilir.
Kaynakça
[1] World Economic Forum, Global Gender Gap Report 2025, 11 Haziran 2025.
[2] Andrea Shalal, “Closing gender gap could lift global GDP more than 20%, World Bank says”, Reuters, 4 Mart 2024.
8 Mart’ta kadınlar ve hukuk: “Geciken adalet, adalet değildir”
Etiketler: 8 Mart, kadın emeği, görünmeyen emek, bakım emeği, cam tavan, kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadınların güvenliği, 8 Mart dosyası, FİKİR Gazetesi

